Üsküdar Üniversitesi’nde etkili iletişim ve kişisel marka konusu ele alındı!
Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesince, bilimsel birikimlerin toplumla paylaşılmak amacıyla düzenlenen Toplum İçin İletişim Eğitim Seminerlerinin dördüncüsü gerçekleştirildi. Kişisel markanın yalnızca dış görünüşle değil; bireyin kimliği, değerleri, davranışları ve iletişim biçimiyle şekillendiğini ifade eden Doç. Dr. Özge Uğurlu Akbaş, kişisel markanın yalnızca dış görünüşten ya da popülerlikten ibaret olmadığını vurguladı.
Doç. Dr. Akbaş, “Nasıl ki tüketici olarak bazı markalara gözümüz kapalı gider, güvenir ve sadık oluruz; kişisel marka da aynı şekilde güven üzerine inşa edilir. Söylediklerimiz, ilettiğimiz mesajlar, iletişim tasarımımız ve davranışlarımız bizim kişisel markamızın bir parçasıdır. Kişisel marka, tek bir unsurdan değil; kimlikten, algıdan, eylemden ve tutarlılıktan oluşan bir bütündür.” dedi.
Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi, toplumsal katkı ve bilim iletişimi misyonu kapsamında düzenlediği Toplum İçin İletişim Eğitim Seminerlerinin dördüncüsü gerçekleştirdi. “Etkili iletişim: Günlük yaşamda iletişimin gücü” başlığıyla çevrimiçi düzenlenen seminere yoğun katılım sağlandı.
İletişim bilinçli, stratejik ve tasarlanmış bir süreç
Seminerin konuşmacısı, Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölüm Başkanı Doç. Dr. Özge Uğurlu Akbaş oldu. Doç. Dr. Akbaş, konuşmasında etkili iletişimin yalnızca konuşmakla sınırlı olmadığını vurgulayarak, iletişimin bilinçli, stratejik ve tasarlanmış bir süreç olduğuna dikkat çekti.
Doç. Dr. Akbaş, iletişimi yalnızca mesaj aktarımı olarak görmenin yetersiz olduğunu belirterek, şu ifadeleri kullandı:
“İletişim kuruyoruz, konuşuyoruz, kendimizi ifade etmeye çalışıyoruz. Ancak iletişim kurmakla etkili iletişim kurmak aynı şey değil. Etkili iletişim kurabilmek için ne söylediğimiz kadar, nasıl söylediğimiz, ne zaman söylediğimiz ve hangi kelimeleri seçtiğimiz de son derece önemlidir. Aslında iletişimi tasarlıyor olmamız gerekir.”
Sağlıklı iletişimin temelinde “iyi bir dinleyici olma” becerisi var
Doç. Dr. Özge Uğurlu Akbaş, etkili ve sağlıklı iletişimin temelinde “iyi bir dinleyici olma” becerisinin yer aldığını ifade ederek, günlük hayatta sıklıkla yapılan dinleme hatalarının iletişimi zayıflattığını ve bu hataların fark edilmesi gerektiğini dile getirdi.
İyi bir dinleyici olup olmadığımızı sorgulamamız gerektiğini de kaydeden Doç. Dr. Akbaş, dinleme sürecindeki en yaygın hataları şu sözlerle dile getirdi:
“Konuşmayı bölüyor muyuz? Eğer sık sık bölüyorsak ve bu bir alışkanlığa dönüştüyse, buna mutlaka bakmak gerekiyor. Elbette bazı özel durumlarda müdahale edilmesi gerekebilir; ancak bu davranış rutin hale geldiyse, etkili bir dinleme pratiğinden söz edemeyiz. Bunun yanında konuşma esnasında başka şeylere bakmak da günümüzün en yaygın sorunlarından biri. Dijital çağda çoğumuzun elinde bir telefon ya da dikkatini dağıtan bir ekran var. Konuşma sırasında telefona bakmak, başka biriyle mesajlaşmak ya da zihinsel olarak orada olmamak, iyi bir dinleyici olmadığımızın açık göstergeleridir.”
Kelimelerin gücüne de değinen Doç. Dr. Akbaş, kullanılan dilin yalnızca anlam değil, aynı zamanda duygu ürettiğini belirtti. Olumsuz dilin karşı tarafta direnç oluşturduğunu ifade eden Doç. Dr. Akbaş, yapıcı ve kapsayıcı bir dilin önemine işaret etti ve “Olumsuzluk içeren ifadeler çoğu zaman karşı tarafta direnç yaratır. ‘Lütfen konuşmayın’ demek yerine ‘Lütfen sessiz olalım’ demek, iletişimde iş birliğini ve uzlaşmayı güçlendirir. Çünkü kelimeler yalnızca anlam taşımaz, aynı zamanda duygu üretir.” diye konuştu.
Yüz yüze iletişimin, tüm dijital imkânlara rağmen hâlâ en etkili iletişim biçimi olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Akbaş, iletişimde zamanlamanın da kritik bir rol oynadığını ifade etti. Doğru sözün yanlış zamanda söylendiğinde etkisini yitirebileceğini belirten Doç. Dr. Akbaş, etkili iletişimin “ne, nasıl ve ne zaman” sorularının birlikte düşünülmesiyle mümkün olduğunu söyledi.
Geri bildirim, etkili iletişimin olmazsa olmazı
Dinleme sürecinde beden dilinin ve geri bildirimin önemine dikkat çeken Doç. Dr. Akbaş, konuşmacının aldığı geri bildirimlerle iletişimin sağlıklı ilerleyip ilerlemediğini anlayabildiğini vurguladı ve “Konuşmacı, anlattığı duygu ve düşüncenin karşı tarafa geçip geçmediğini, dinleyiciden aldığı geri bildirimlerle anlar. Bu bir onay mekanizmasıdır. Dinlerken beden dilimizle ‘Evet, anlıyorum’, ‘Bunu mu demek istedin?’ gibi yansıtıcı geri bildirimler verdiğimizde, konuşmacı da mesajının doğru şekilde iletildiğini hisseder. Geri bildirim, etkili iletişimin olmazsa olmazıdır.” diye konuştu.
Sadece işimize gelenleri duymanın da dinleme sürecindeki temel sorunlardan biri olduğuna işaret eden Doç. Dr. Akbaş, “Sadece duymak istediklerimizi duyup, geri kalanını görmezden gelmek de çok sık yapılan bir hatadır. Gündelik dilde buna ‘işimize geleni duymak’ diyebiliriz. Bu tutum, iyi bir dinleyici olmadığımızın önemli göstergelerinden biridir. Dinlemek yerine konuşmaya hazırlanmak, kendi savunmamızı düşünmek ya da zihinsel olarak başka bir yerde olmak da sağlıklı bir iletişim profili sunmaz.” şeklinde konuştu.
Sağlıklı iletişimin temel bileşenlerine de değinen Doç. Dr. Akbaş, açık ve çözüm odaklı bir iletişim anlayışının önemini vurguladı. Kapalı iletişimin, iletişim sürecini baştan tıkadığını belirten Doç. Dr. Akbaş, “Sağlıklı iletişimden söz edebilmek için öncelikle açık iletişim gerekir. Beden dilimizle, tavrımızla iletişime kapalı olduğumuzu gösteriyorsak, sağlıklı bir iletişim beklemek anlamsız hale gelir. Bunun yanında çözüm odaklı olmak, hoşgörülü ve ön yargısız bir yaklaşım sergilemek, esnek davranabilmek de sağlıklı iletişimin temel unsurlarıdır.” ifadesinde bulundu.
Açık bir biçimde sınır koyabilmek de etkili iletişimin önemli bir parçası
Etkili iletişimin her zaman uzlaşma ya da memnuniyet üretmek anlamına gelmediğini de dile getiren Doç. Dr. Akbaş, “Etkili iletişim her zaman karşı tarafı memnun etmek değildir. Gerektiğinde net, saygılı ve açık bir biçimde sınır koyabilmek de etkili iletişimin önemli bir parçasıdır.” ifadesinde bulundu.
Konuşmasında beden dili, ses tonu ve sözcük seçiminin izlenim ve imaj yönetimi üzerindeki etkilerine de değinen Doç. Dr. Akbaş, iyi niyetin tek başına yeterli olmadığını, önemli olanın karşı tarafta yaratılan etki olduğunu ifade etti. Doç. Dr. Akbaş, konuşmayı bölmek, yargılamak, dijital ekranlara yönelmek gibi davranışların etkili dinlemenin önündeki en büyük engeller arasında yer aldığını belirterek, “İyi bir dinleyici olmak; bölmeden, yargılamadan, beden diliyle de dinlediğini gösterebilmekten geçer. Aktif dinleme, sağlıklı ve etkili iletişimin temelidir.” dedi.
Varsayımlara dayalı iletişim ciddi sorunlara yol açıyor
Sağlıksız iletişimin ise savunmacı, suçlayıcı ve tek taraflı bir dil üzerinden şekillendiğini belirten Doç. Dr. Akbaş, özellikle varsayımlara dayalı iletişimin ciddi sorunlara yol açtığını vurguladı.
Doç. Dr. Akbaş, “Varsayımda bulunmak, sağlıksız iletişimin en yaygın nedenlerinden biridir. ‘Beni zaten anladı’ demek ya da dijital ortamda gelen sessizliği ilgisizlik olarak yorumlamak çoğu zaman yanlış çıkarımlara yol açar. Oysa karşı tarafın görmemiş, müsait olmamış ya da teknik bir sorun yaşamış olması mümkündür. Varsayımlar, iletişimi zedeleyen en büyük tuzaklardandır.” dedi.
Ön yargının da sağlıksız iletişimi besleyen temel unsurlardan biri olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Akbaş, “Ön yargı, yeterli bilgi edinilmeden, çoğu zaman hayali kanıtlara dayanarak oluşturulan bir yargıdır. İnsanlarla ilk karşılaştığımız anlarda, ilk saniyelerden itibaren bir izlenim oluşur. Bu nedenle ilk izlenimi doğru yönetmek, ön yargıları kırmanın en etkili yollarından biridir.” şeklinde konuştu.
Beden dili iletişimin en güçlü unsurlarından biri
Beden dilinin, izlenim ve imaj yönetiminde belirleyici bir unsur olduğunu belirten Doç. Dr. Akbaş, sözlü ve sözsüz iletişimin uyum içinde olması gerektiğini söyledi ve “Beden dili, duruşumuzdan mimiklerimize, jestlerimizden göz temasına kadar iletişimin en güçlü unsurlarından biridir. Söylediklerimizle beden dilimiz uyumlu değilse, karşı tarafta tutarsızlık algısı oluşur. Bu nedenle beden dilimizi bilinçli ve farkında olarak kullanmamız, etkili iletişim açısından büyük önem taşır.” ifadesinde bulundu.
Konuşma hızı, ses tonu, vurgu ve artikülasyonun da iletişimin etkisini doğrudan etkilediğini ifade eden Doç. Dr. Akbaş, iletişimin bir denge işi olduğunu ve bu unsurların aynı zamanda ikna süreçlerinde de kritik rol oynadığını belirtti.
Kişisel marka güven üzerine inşa edilir
Doç. Dr. Akbaş, etkili iletişimin yalnızca anlık ilişkileri değil, bireyin uzun vadede dış dünyadaki algısını ve kişisel markasını da şekillendirdiğini vurguladı.
Kişisel markanın yalnızca dış görünüşten ya da popülerlikten ibaret olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Akbaş, kişisel markanın bireyin kimliği, değerleri, davranışları ve iletişim biçiminin bir bütünü olduğunu söyledi. Doç. Dr. Akbaş, “Kişisel marka, tıpkı bir yapboz gibi; parçalar tek tek anlam taşır ama asıl anlam, o parçalar bir araya geldiğinde ortaya çıkar” dedi.
Kişisel markanın, bireyin dış dünyaya verdiği tüm mesajlardan oluştuğunu belirten Doç. Dr. Akbaş, güven kavramının bu sürecin merkezinde yer aldığını ifade etti. Doç. Dr. Akbaş, konuyla ilgili şu değerlendirmede bulundu:
“Nasıl ki tüketici olarak bazı markalara gözümüz kapalı gider, güvenir ve sadık oluruz; kişisel marka da aynı şekilde güven üzerine inşa edilir. Söylediklerimiz, ilettiğimiz mesajlar, iletişim tasarımımız ve davranışlarımız bizim kişisel markamızın bir parçasıdır. Ancak bu parçaların doğru yönetilmesi gerekir. Çünkü kişisel marka, tek bir unsurdan değil; kimlikten, algıdan, eylemden ve tutarlılıktan oluşan bir bütündür.”
Söylem–eylem uyumu yoksa kişisel marka da zayıflar
Kişisel markanın en kritik unsurlarından birinin “söylem–eylem uyumu” olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Akbaş, “Bir kişi ‘Ben güvenilir bir insanım’ diyorsa, bunun arkasını eylemleriyle doldurmak zorundadır. Söylediklerimizle yaptıklarımız örtüşmüyorsa, kişisel markamızı parlatmamız mümkün değildir. İmaj, davranış ve iletişim biçimi arasında bir uyum yoksa, karşı tarafta soru işaretleri oluşur.” dedi.
Özgünlük ve ‘imza’ vurgusu
“Nev-i şahsına münhasır olmak” ifadesini kullanan ve başkalarına benzemeye çalışmanın kişisel markayı zayıflattığını dile getiren Doç. Dr. Akbaş, “Herkes gibi olmak, kişisel marka yaratmaz. Güçlü kişisel markaların mutlaka bir imzası vardır. Bu bazen bir üslup, bazen bir aksesuar, bazen bir duruş ya da konuşma biçimi olabilir. Kişiyi diğerlerinden ayıran o küçük ama tutarlı detaylar, kişisel markanın temelini oluşturur.” şeklinde konuştu.
Kişisel SWOT analizi önerisi
Kişisel marka oluşturma sürecinde bireyin kendisini objektif biçimde değerlendirmesi gerektiğini belirten Doç. Dr. Akbaş, bu noktada kişisel SWOT analizinin önemine dikkat çekti. Güçlü ve zayıf yönlerin fark edilmesinin gelişim için temel bir adım olduğunu söyleyen Doç. Dr. Akbaş, “Kendimize ayna tutmamız gerekiyor. Güçlü yanlarımızı görmek kolay ama zayıf yanlarımızı kabul etmek zor. Oysa zayıf yanlarımızı fark ettiğimizde, onları güçlü yanlara dönüştürme fırsatı da yakalarız. Kişisel marka, kendini tanımakla başlar.” ifadesinde bulundu.
Dijital dünyada kişisel marka riski daha yüksek
Dijital mecraların kişisel markanın ayrılmaz bir parçası haline geldiğini vurgulayan Doç. Dr. Akbaş, sosyal medyada paylaşılan her içeriğin, kullanılan her dilin ve kurulan her etkileşimin kişisel markayı doğrudan etkilediğini söyledi ve “Dijital ortamda yaptığımız her şey, fiziksel hayattaki kişisel markamızı etkiliyor. Aynı şekilde fiziksel hayattaki duruşumuz da dijital kimliğimize yansıyor. Dijital ortam, yanlış anlaşılma riski yüksek olduğu için kişisel markayı yönetmek burada çok daha zor ve daha dikkat gerektiriyor.” diye sözlerini tamamladı












