Biz süper kahraman olmak zorunda değiliz.
Yorulabiliriz. Vazgeçebiliriz. Yeniden başlayabiliriz.
Çünkü gücümüz kusursuzluktan değil, direncimizden doğar.
Hiçbir kadın diğerinin rakibi değildir.
Birimizin yükselmesi, hepimize açılan bir penceredir.
Biz tek tek değil, birlikte güçlüyüz.
Bir alev değil, ufku aydınlatan bir şafak gibiyiz.
Her sabah, görünmeyen bir mimar gibi hayatın dağılmış taşlarını toplarız: bir çocuğun saçına düşen uykuyu, masada unutulmuş ekmeğin sessizliğini, iş yerinde söylenmemiş cümlelerin ağırlığını… Kimse görmez, ama hayat tam da oradan devam eder.
Omuzlarımızda yalnızca sorumluluklar değil, zamanın kendisi durur. Bir yanda süt kokan bir bebek, öte yanda yetişmesi gereken bir toplantı, arada kimsenin duymadığı kendi kalbimizin sesi. Bize “güçlü kadın” derler; oysa güç, çoğu zaman seçilmiş değil, mecbur kalınmış bir kas gibidir. Yine de taşırız. Çünkü taşımak, yıkılmaktan daha sessizdir.
Erkek egemen bir dünyanın sert zemininde yürürken, topuklarımız yalnızca yere değil tarihe de değer. Bizden önce yürüyenlerin izine, bizden sonra geleceklerin yoluna… Her adımda biraz korku, biraz cesaret, biraz da inat vardır. Çünkü biliriz: Biz durursak, birçok şey durur.
Ama bugün başka bir şey söylüyoruz.
Biz yalnızca dayanmak için burada değiliz.
Yaşamak için, büyümek için, sevinmek için, eşit olmak için buradayız.
Biz fedakârlığın heykeli değiliz.
Biz hayatın kendisiyiz.
Ve hayat, susmaz.
Bazen bir ninni olur, bazen bir çığlık, bazen bir kahkaha…
Ama mutlaka duyulur.
8 Mart, bir gün değil; kapalı kalmış pencerelerin aynı anda açılması gibi. İçeri giren şey yalnızca ışık değildir.
Hava değişir. Koku değişir. Gelecek değişir.
Bugün biz, birbirimizin sesini duyan kadınlarız.
Yalnız olmadığını bilen kadınlarız.
Ve en önemlisi, artık yalnızca hayatta kalan değil, hayatı seçen kadınlarız.












