İnsanı asıl yaşlandıran, takvimler değil; yaşayamadan içinde kalan şeylerdir.
Söylenmemiş sözler, gidilememiş yollar, cesaret edilememiş başlangıçlar, ertelenmiş hayatlar… İnsan bazen yaşadığı kadar değil, yaşayamadıkları kadar yorulur.
Erişilemeyen her şey, zamanla insanın içinde başka duygulara dönüşür.
Özlem büyür, sonra eksikliğe; eksiklik bazen kıskançlığa, bazen hırsa, bazen de adı konulamayan bir kırgınlığa evrilir. Çünkü insan, ulaşamadığı şeyi yalnızca istemez; bir süre sonra onun yokluğunu kendi eksikliği sanmaya başlar. İşte bu yüzden hırs çoğu zaman sadece istemenin gücü değil, kabullenememenin de biçimidir.
Belki de hırs, insan ruhunun en sessiz travmalarından biridir.
Çünkü her hırsın altında biraz yoksunluk, biraz kıyas, biraz da “neden benim değil?” sorusu saklıdır. Baş edilemeyen her eksiklik, zamanla insanın ruhunda sert bir kabuğa dönüşür. O kabuk dışarıdan güçlü görünür; ama içinde çoğu zaman incinmiş bir çocuk saklıdır.
Edebiyat bu hakikati çok iyi bilir.
Madame Bovary’de Emma, yaşadığı hayatın sıradanlığına razı olamadıkça, hayalini kurduğu hayatın yoksunluğunda tükenir. Onu yıkan şey yalnızca sahip olamadıkları değil, arzularıyla gerçeklik arasındaki kapanmaz mesafedir.
Büyük Gatsby’de de Gatsby’yi büyüten şey umut gibi görünür; ama aslında onu tüketen, geçmişe ve erişemediği bir hayale duyduğu takıntılı bağlılıktır. İnsan bazen geleceği değil, mümkün olmamış bir geçmişi kovalar.
Stefan Zweig’ın karakterlerinde de sıkça gördüğümüz o derin iç çöküş, çoğu zaman yaşanmamış ihtimallerin ağırlığından doğar. İnsan, kaçırdığı hayatların yasını da tutar.
Belki de olgunluk, her şeye sahip olmakta değil; her şeye sahip olamayacağını kabullenmekte başlar.
Çünkü insanı büyüten her zaman kazandıkları değildir; bazen vazgeçmeyi öğrenmesi, bazen eksikle yaşamayı bilmesi, bazen de içinde kalan boşluğu bir felaket değil, insan olmanın kaderi olarak görebilmesidir.
Hepimizin içinde biraz yarım kalmışlık var.
Biraz geç kalmışlık, biraz mümkün olmamışlık, biraz da ismi konmamış özlem. Ama insanı derinleştiren de belki tam olarak budur. Her arzuya ulaşmak değil; bazı arzuların içimizde bıraktığı izlerle yaşamayı öğrenmek.
Çünkü insanı yaşlandıran yalnızca zaman değildir.
Bazen hiç yaşanmamış bir hayatın gölgesi, yıllardan daha ağır gelir.












