Sevgili okurlarım,
Trafikte birkaç saniye beklemeye tahammülümüz yok. Hastanede sıra beklerken karşımızdaki çalışanın insan olduğunu unutuyoruz. Sokakta bir bakış, yolda bir korna, herhangi bir yerde söylenen bir söz, düşmanlık çıkarmaya yetiyor.
Sanki herkesin içinde, üzerine yürümek için birini bekleyen bir öfke var.
Soruyorum: Ne zaman bu kadar acımasız olduk?
Bir insanın canını yakmayı nasıl bu kadar kolay düşünebiliyoruz? Bir tartışmada sözümüzü anlatmaya çalışırken nasıl oluyor da karşımızdakini ortadan kaldırmayı ister hâle geliyoruz?
Bu nasıl bir nefret? Kimden, neden, neyin hesabını soruyoruz?
Hayat pahalı olabilir. Geçinmek zor olabilir. Haksızlığa uğramış, yorulmuş, gelecekten kaygı duymuş olabiliriz. Ancak bunların hiçbiri bir başkasına zulmetmenin gerekçesi olamaz. Kendi çaresizliğinin faturasını önüne gelene kesmek, insanı haklı yapmaz.
Yorgun olmak başka, zalimleşmek başkadır.
Beni korkutan, öfkenin giderek bir hak gibi savunulması. İnsanlar birbirini incittikten sonra utanmak yerine mazeret sıralıyor: “Bana öyle bakmasaydı.” “O da susaydı.” “Beni sinirlendirmeseydi.”
Herkes kendini haklı çıkaracak bir cümle buluyor. Peki o cümleler, kırılan bir hayatı onarabiliyor mu?
Bir de bu hoyratlığı güç sanıyoruz.
Bağıranı güçlü, tehdit edeni cesur, alttan alanı zavallı sayan anlayışa itiraz etmek zorundayız. Özür dilemeyi yenilgi, nezaketi eziklik olarak gören bir toplumda, çocuklara hangi davranışı örnek göstereceğiz?
“Saygılı ol” diyen yetişkin, birkaç dakika sonra trafikte küfrediyorsa çocuk hangisine inanacak?
Üstelik mesele yalnızca sokaktaki insanın öfkesi değil. Kamusal alanda sözü ve yetkisi olan herkesin sorumluluğu var. En başta da siyasilerin.
Geçmişi kusursuz gösterecek değilim. Bu ülkenin geçmişinde de sert kavgalar, ağır sözler ve acılar vardı. Ancak siyasi rakiplerin birbirine nezaket gösterebildiği, anlaşamasalar da aynı masada oturabildiği örnekleri hatırlıyorum. Bugün o görüntülere neden bu kadar ihtiyaç duyuyoruz?
Çünkü farklı düşünen birini dinlemek yerine susturmayı isteyen dil yoruyor bizi. Eleştiriye hakaretle, itiraza tehditle karşılık verilmesini görmek yoruyor. İnsanların birbirini anlamaya çalışmadan hangi tarafta olduğuna bakması yoruyor.
Siyasetçilerin kürsüden söylediği söz, kürsüde kalmaz. Evdeki tartışmaya, sokaktaki karşılaşmaya, çocuğun zihnine kadar gider.
Bu yüzden topluma sürekli kavga dili sunup sonra “İnsanlar neden bu kadar öfkeli?” diye soramazsınız. Kullandığınız dilin sorumluluğunu da taşıyacaksınız.
Bir de “sakıncalı” diye yaftalanan insanlar var. Henüz haklarında hiçbir şey kanıtlanmamışken, suçlu oldukları peşinen kabul edilmişçesine apar topar, yaka paça götürülenler…
Soruyorum: Bir insanın gözaltına alınması, suçunun kanıtı mıdır? Kamuoyunun önünde onurunun zedelenmesini kim, hangi gerekçeyle haklı gösterebilir?
Elbette suç iddiaları araştırılsın, deliller toplansın, hukuk işlesin. Ancak insanı daha yargılanmadan mahkûm eden bu hoyratlığa da itiraz edelim. Adaletin gücü, insanı ne kadar korkuttuğuyla, ne kadar ezdiğiyle ölçülmez. Asıl güç, yetki elindeyken de insan onurunu koruyabilmektir.
Üstelik bu görüntüleri izlerken bile “Kimmiş, hangi taraftanmış?” diye soruyoruz. Kendimize yakın bulduğumuza yapılanı zulüm sayıp uzak bulduğumuza yapılanı alkışlıyorsak, savunduğumuz adalet olamaz.
Sosyolog ve düşünür Zygmunt Bauman, Leonidas Donskis ile birlikte yazdığı Ahlaki Körlük kitabında, başkasının acısına karşı duyarlılığımızı kaybetmemizi ele alır. Kötülüğün yalnızca büyük felaketlerde değil, gündelik hayatın sıradan kayıtsızlığında da ortaya çıkabildiğini anlatır.
Ben bugün yaşadıklarımıza baktığımda tam da bu körlüğü düşünüyorum.
Birinin aşağılanmasını izliyoruz, “Bir şey yapmıştır” diyoruz. Birinin yaka paça götürüldüğünü görüyoruz, suçunun kanıtlanmasını beklemeden hükmünü veriyoruz. Haksızlığa uğrayan bizim gibi düşünmüyorsa vicdanımızı zahmete sokmuyoruz.
Sonra da dönüp kendimize iyi insan diyoruz.
İyilik bu kadar ucuz mu?
Yalnızca sevdiğinin acısına üzülmekle, yalnızca kendi tarafına yapılan haksızlığa öfkelenmekle vicdanlı olunmaz. Asıl mesele, karşı çıktığın insanın da onurunu savunabilmektir.
Birbirimizin acısını önemsemeyi bıraktığımızda, acımasızlığın önündeki en büyük engeli kendi ellerimizle kaldırmış oluruz.
Aynı partiye oy vermeyebilir, aynı hayatı yaşamayabiliriz. Birbirimizi sevmek zorunda da değiliz. Ama birbirimizin yaşam hakkına, onuruna, varlığına saygı duymak zorundayız.
Bu, kişisel keyfimize bırakılacak bir tercih değildir. Birlikte yaşayabilmenin asgari şartıdır.
Bazen aklıma ürkütücü bir soru geliyor: Allah korusun, bir savaş çıksa ne yaparız? Yan yana durabilir miyiz? Birbirimizi korur muyuz? Yoksa o gün bile birbirimizin kimliğini, inancını, siyasi görüşünü mü sorgularız?
Bu soruyu sormak bile ağır geliyor insana.
Fakat birbirimize sahip çıkmayı öğrenmek için büyük bir felaket bekleyemeyiz. Dayanışma, gündelik hayatta birbirimize nasıl davrandığımızla kurulur. Hastanede tanımadığımız birinin derdini önemseyerek, trafikte yol vererek, haksızlığa uğrayana kim olduğunu sormadan destek olarak…
Bizi biz yapan şeyleri büyük sözlerde aramayalım. Birbirimizin yüzüne nasıl baktığımızda arayalım.
Ben o düşmanca bakıştan korkuyorum. Her itirazda karşısında bir düşman bulan zihniyetten korkuyorum. Başkasının acısını, kendi tarafında olmadığı için önemsiz gören vicdansızlıktan korkuyorum.
Ve artık bu hâlimizle yüzleşmemiz gerektiğini düşünüyorum.
“Milletimiz merhametlidir” demekle merhametli olunmuyor. “Biz büyük bir milletiz” demek de tek başına yetmiyor. O büyüklüğün, en güçsüz insana nasıl davrandığımızda bir karşılığı olmalı.
Birbirini sürekli aşağılayan, korkutan, susturan insanların aynı ülkeyi paylaşması giderek zorlaşır.
Öyleyse herkes, en başta da topluma yön verenler, ağzından çıkan söze ve karşısındaki insana reva gördüğü davranışa bakacak.
Çünkü hiçbir siyasi zafer, hiçbir haklı çıkma hırsı, hiçbir kişisel öfke; birbirimize düşman kesilmemizin bedelini karşılayamaz.
Bu ülkenin insanını yine bu ülkenin insanından korumak zorunda kalıyorsak, durup düşünmenin vakti çoktan gelmiştir.













