İnsan bazen kendi sınırına dayandığında, koruduğu benlikten vazgeçtiği o darda rastlar kendi hakikatine.
Aşk, bir mutluluk vaadi değil; sakınmadan, bilinmezin ortasına bırakmaktır kendini. Ne sığınacak bir liman arar ne de yarına verilmiş bir söz.
Bir an düşer payına insanın; zamana sığmayan, zamanın ötesine taşan bir an…
Hayatın anları bizim mülkümüz değildir; içimizden geçerler, biz sadece ev sahipliği yaparız.
Aşk da öyle…
Gelir, bütün korunaklı sınırları yıkar, bildiğimiz yolları yabancı kılar.
Sonra gider.
Ama hiçbir gidiş insanı başladığı kıyıya bırakmaz. Bir şey kalır geride; adı konmamış bir eksilme, eski kalıplara sığmayan yeni bir sessizlik.
Yine de uzatır elini insan.
Karşılıksızlığın kıyısında unutulsa da kendi seçtiği hakikatte yanılsa da… Bir gün dönüp kalbine sorabilir: “Buna değer miydi?”
Oysa acı, güzelliğin zıddı değildir; bazen ruhun derinleşirken varoluşunun sesidir.
Yanacağını bile bile insan uzatır ellerini ateşe. Çünkü bazı yangınlar yıkıntı bıraksa da arkasında, insana yaşadığını hissettirir.
Yanlış zaman, yanlış insan…
Ne değiştirir yaşanmışlığın sarsılmazlığını? Bir alevin sönmesi, hiç tutuşmadığı anlamına gelir mi?
Kuytu koylarda incinmeden yaşlanabilir insan; ama denize açılmamışsa, içinden geçen uzaklığı nereden bilebilir?
Aşk; güvenli bir mutluluk sunduğu için değil, insanı kendi dar kabuğundan taşırdığı için vazgeçilmezdir.
Bazen kaybetmek pahasına sevmek; bütün ihtimalleri susturup tek bir anın içine düşmektir. Sonunu hesaplamadan, kendini sakınmadan, hayatın tam içinde kalabilmektir.
Mesele her seferinde kazanmak değil; bir kez olsun kendi varlığının nabzını duymaktır, oyundayım demektir.
Hata yapabilir insan. Kendi yarasıyla baş başa kalabilir. Ama hiç riske atılmamış bir hayatın hangi çoraklığa dönüştüğünü kim anlatabilir?
İnsan yeniden âşık olur; acıya duyduğu özlemden değil, duyguların sustuğu o uzun boşlukta kendi kabuğuna hapsolmaktan korktuğu için. Kendine yabancılaşmamak için.
Çünkü öyle eşikler vardır ki; Geçerken eksilir, geride kalınca yarım kalırsın.
Ve insan, kendini sakınmayı bıraktığı yerde tamamlar.
Belki de aşk; bir başkasına varmak değil, kendi varlığında kaybolmayı göze alabilmektir.












