Dilimde söylenmemiş sözlerin ağırlığı.
Sessizlik,
derine batan dikenli tel.
Sınırları çizen o derin sızı,
beni mahpusluğa sürükleyen.
Her sustuğumda biraz daha üzerime örtülen o ağır kapı.
Sığ kalabalıklardan kaçış değil bu;
istemli bir susuş değil,
kendi tenhasında koruma telaşı yaralarımı.
Hâlâ açık onlar,
dokunsalar yeniden kanayacak
eski bir zaman gibi.
Tek bir kılıç darbesiyle çözülmüyor,
yılların koynunda birbirine dolanan kördüğümler.
Hayat bu kadar girift olmasa,
sever miydim onu?
Olgunlukmuş meğer, o cevapsız sorularla,
kördüğümlerle
aynı odanın karanlığında huzurla uyuduğun gün.
Kabullenmekmiş yaşamın büyükçe kısmı.
Susuyor insan.
Bazı geceler
sorularla
aynı yastığa baş koyuyor.
İsyan etmiyorum.
Üstüme giymedim ben o hazır gömlekleri.
Kalıplar hep dar geldi.
Kendi yenimi diktim ruhuma.
Yen dikiş tutmadı.
Çıplaklık korunmasızlıkmış oysa.
İnsan kendi elleriyle diktiği yerde bile,
kendine sığmıyormuş.
Boyun eğmedim,
seyircisi olmadım kurnazlığın.
İnce hesapların döndüğü masalardan kalktım.
Gerekçesini kendime bile fısıldayamadan
çekildim içimin en el değmemiş tenhalığına.
Orada kimse yoktu.
Ben vardım yalnızca,
bir de üzerimden çıkarmadığım suskunluk.
Çözülmeyen düğümlerin ağırlığıyla da yürünüyor bu yol;
eğilmeden, kendi yükünü göğsünde bir gurur gibi taşıyarak.
İnsan bazen hafiflemiyor,
yalnızca taşıdığı ağırlıkla
yürümeyi öğreniyor.
Aynadaki o yalın, o kimsesiz hakikatle
baş başa kalmak.
Dikiş tutmasa da insanın kendi teninde kalabilmesi demek.













