
Geçtiğimiz günlerde London Fashion Week kapsamında düzenlenen Beyond Fashion etkinliğine katıldım. Moda, sanat ve sürdürülebilirliği aynı çatı altında buluşturan bu etkinlik, bana uzun zamandır düşündüğüm bir konuyu yeniden hatırlattı: Giydiklerimizin ötesinde ne var?
Moda çoğu zaman güzellik, yaratıcılık, stil ve kendimizi ifade etme biçimimiz üzerinden konuşuluyor. Oysa üzerimize giydiğimiz her parçanın, mağazada gördüğümüz halinden çok daha uzun bir hikâyesi var. Nerede üretildiği, kim tarafından dikildiği, hangi malzemelerin kullanıldığı, bize ulaşana kadar nasıl bir yolculuktan geçtiği ve biz onu artık kullanmadığımızda nereye gideceği de bu hikâyenin bir parçası.
Belki de artık moda hakkında konuşurken yalnızca “Bize yakışıyor mu?” diye değil, “Bu parçayla nasıl bir ilişki kuruyoruz?” diye de sormamız gerekiyor.
O gün üzerimde yaklaşık 25 yıldır sakladığım bir etek vardı. Yanlış hatırlamıyorsam Şanlıurfa’dan babam getirmişti. Yıllar sonra hâlâ onu giyebilmek ve hâlâ sevebilmek bana çok anlamlı geldi.
Bugün bir kıyafetin 25 yıl boyunca dolabımızda kalması neredeyse sıra dışı bir durum gibi görünüyor. Oysa bir zamanlar bu çok daha doğal bir davranıştı. Sevdiğimiz kıyafetleri yıllarca kullanır, söküldüğünde diktirir, eskidiğinde farklı bir şekilde değerlendirir, bazen kardeşimize, arkadaşımıza ya da çocuklarımıza verirdik. Bir parçanın değeri yalnızca ne kadar yeni olduğuyla ölçülmezdi. Bazen taşıdığı anılar, eşlik ettiği dönemler ve yıllar içinde kazandığı hikâye onu daha da değerli hale getirirdi.
Şimdi ise çok daha hızlı tüketiyoruz.
Moda hızlandı. Trendler hızlandı. Alışveriş hızlandı. Bir sezon önce büyük bir heyecanla aldığımız bir parça birkaç ay sonra gözümüze eski görünebiliyor. Sosyal medya ve sürekli yenilenen koleksiyonlar da farkında olmadan bize hep aynı mesajı veriyor: Yenisine ihtiyacın var.
Gerçekten var mı? Sanırım bugün kendimize sormamız gereken en önemli sorulardan biri bu.
Sürdürülebilirlik kavramı zaman zaman yanlış anlaşılıyor. Sanki sürdürülebilir olmak, güzellikten, estetikten, modadan ya da keyif aldığımız şeylerden vazgeçmek anlamına geliyormuş gibi düşünülebiliyor.
Ben böyle görmüyorum. Tam tersine, sürdürülebilirlik sevdiğimiz şeylere daha fazla değer vermek demek.
Daha az ama daha bilinçli satın almak. Kaliteyi fark etmek. İyi işçiliğe saygı duymak. Bir ürünü birkaç kez kullandıktan sonra hayatımızdan çıkarmak yerine ona bakım yapmak. Onarmak. Dönüştürmek. Paylaşmak. Başka birine vermek. Bir parçaya ikinci, üçüncü, hatta dördüncü bir hayat kazandırmak.
Belki de geleceğin lüks anlayışı da burada değişecek. Lüks yalnızca pahalı bir ürüne sahip olmak olmayacak. Bir ürünün arkasındaki emeği bilmek, nasıl üretildiğini önemsemek, uzun yıllar kullanılabilecek kadar iyi yapılmış bir parçayı seçmek ve onu yıllarca severek kullanmak da lüksün yeni tanımlarından biri olabilir. Hatta belki de gerçek lüks, sürekli yenisine ihtiyaç duymadan sahip olduğumuz şeylerden keyif alabilmektir.
Benim için moda ile iyi yaşam tam olarak bu noktada buluşuyor. İyi yaşam kavramını hiçbir zaman yalnızca sağlıklı beslenmek, egzersiz yapmak, iyi uyumak ya da bedenimize iyi bakmak olarak görmedim. İyi yaşam çok daha geniş bir farkındalık hali.
Kendimize iyi bakmak kadar çevremize de iyi bakmak. Yalnızca bugün nasıl hissettiğimizi değil, bugün yaptığımız seçimlerin yarın nasıl bir dünya yaratacağını da düşünmek.
Çünkü her tüketim kararı aslında bir seçim. Bir kıyafeti satın almak birkaç dakikalık bir karar olabilir ama o kararın arkasında büyük bir üretim zinciri, doğal kaynaklar ve insan emeği var. Bireysel olarak bütün sistemi değiştiremeyebiliriz. Ama kendi alışkanlıklarımızı değiştirebiliriz.
Büyük değişimlerin çoğu da zaten küçük seçimlerle başlamıyor mu? Belki işe kendi dolabımıza bakarak başlayabiliriz. Gerçekten kaç parçaya ihtiyacımız var? Kaçını düzenli olarak giyiyoruz? Kaç tanesini sadece bir ya da iki kez kullandık? Kaçının etiketi hâlâ üzerinde? Ve buna karşılık yıllardır dolabımızda duran, her giydiğimizde kendimizi iyi hissettiğimiz kaç parçamız var?
Bu sorular yalnızca sürdürülebilirlikle ilgili değil. Aynı zamanda tüketimle kurduğumuz ilişkiyle ilgili.
Bugünün dünyası bize sürekli “daha fazla” diyor. Daha fazla kıyafet, daha fazla eşya, daha fazla seçenek, daha fazla yenilik… Oysa iyi yaşam bazen bunun tam tersini söyleyebilmektir. Daha az alıp daha çok değer vermek. Daha az şeye sahip olup sahip olduklarımızdan daha fazla keyif almak. Her yeni trende yetişmeye çalışmak yerine kendi stilimizi tanımak. Başkalarının ne aldığına değil, bizim gerçekten neye ihtiyaç duyduğumuza bakmak. Bence bu yalnızca çevresel değil, aynı zamanda zihinsel bir sadeleşme biçimi.
Moda elbette hayatımızda olmaya devam edecek. Güzel şeyleri seveceğiz. Yeni tasarımlar bizi heyecanlandıracak. Renkler, kumaşlar ve yaratıcılık her zaman hayatımıza neşe katacak.
Mesele bunlardan vazgeçmek değil. Mesele, onlarla kurduğumuz ilişkiyi yeniden düşünmek. Belki bundan sonra bir şey satın alırken “Bunu beğendim mi?” sorusunun yanına birkaç soru daha ekleyebiliriz: Buna gerçekten ihtiyacım var mı? Bunu uzun süre kullanabilir miyim? Bunu gerçekten sevecek miyim? Çünkü sürdürülebilirlik her zaman büyük fedakârlıklarla ya da radikal kararlarla başlamıyor. Bazen sadece bir şeyi daha uzun süre kullanmakla başlıyor. Bazen atmak yerine onarmakla. Bazen yenisini almak yerine dolabımızdakini yeniden keşfetmekle. Bazen de 25 yıl önce aldığınız bir eteği bugün hâlâ severek giymekle…
Belki de modanın geleceği daha fazlasına sahip olmak değil. Sahip olduklarımızın değerini daha iyi bilmek.












