Zamanın ince sızısı akar her salisede,
bir yanımız sonsuzluk sanırken kendini,
bir yanımız kireçleşmiş toprak.
Sonsuzluğun istemi yankılanır yüreğimizde;
kabuğunu arayan yankıdır
ruh, zamansız bir düş gibi
bedenin dışında üşür.
Bedenimiz kuru yaprak.
Gecenin dikiş tutmaz boşluğunda,
derin bir çığlık yükselir karanlıktan.
Hiçliğin kıyısında,
kendi kaderini kucaklayan o irade sarsılır.
Zamandan sızan kaygının koynunda
atılmışız bu tekinsiz, bu kimsesiz sahneye.
Ölüme yazgılı bir gölge iken
geziniriz sokaklarda.
Hiç ölmeyecekmiş gibi
anlam katarız bu fani hayatlara.
Sonu olan bir masala
ömürler adanır.
Görkemli bir tiyatroda
anlamsızlığa karşı
yine de inatla,
yine de özgürce
hiç ölmeyecek gibi yaşanır.
Fısıldar içimizden bir ses:
“Ölümüne var olmak bu…”
Belki de
gerçek bir adımın ilk şartıdır
bu paradoksal kabulleniş.
Saliseler erirken
bu derin boşlukta,
kıyıya vuran her dalga
fısıldar zamanın sonunu.
Şizofrenik bir gerçekliktir
yaşamak denen direniş.
Zamana yenik düşen bedenlerin tezatında,
şiir olur kaleme dökülür her nihai çaba.
Şiir çaresizliktir aslında;
insanın kendine yetişemediği
o son yerde
kelimelere tutunmasıdır.
Sonlu bir ömrün içindeki
bu derin ikilem,
ölüme rağmen sürüp giden
o sessiz kehanet…
Şizofrenik bir rüyadan uyanırcasına
son nefes,
sonsuzluğa fısıldar:
“Yine de yaşadım…
Ölümüne olsa da.”












