Bir kadın birçok kadının hikayesini dinlemek, onlara iyileşmeleri içim yol göstermek, önerilerini sunmak hiç kolay olmasa gerek.
Duygu Simyacısı olaral bilinen Seda Diker, sürekli olarak kadınların sorunlarını sabırla bıkmadan, usanmadan dinliyor. Sonra kadınlara içindeki sorunları çözmeleri için sürekli çözüm yollarını gösteriyor.
Seda Diker kadınların sorunlarını dinlemek ve çözüm yollarını göstermekle kalmıyor aldığı notlarla kitaplaştırıyor.
Duygu Simyacısı yakın zamanda ‘Aşk Kütüphansi’ isimli kitabın lansmanı yaptı. Adresime kuryeyle gelen kitap lavanta kokulu kapağıyla hemen insanın ilgisini çekiyor.
Kitabı notlar alarak okudum ve gerçekten akıcı bir şekilde yazılmış bir roman.
Seda Diker ile ‘Aşk Kütüphanesi’ üzerine gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi beğenerek okuyacağınızı umuyoruz.
Aslında imkansız yoktur, Ben’i ararken, Bereket, Tanrıca Kadınlar, Aslında giden erkek yoktur, Aslında ayrılık da yoktur, Haz, Duygu simyacısı ve Aşk Kütüphanesi’nin yazarı Duygu Simyacısı
Ekonomi, bankacılık gibi kariyerden sonra farklı bir iş hayatına geçiş yaptınız? Hep arayış içinde olmak size neler kaybettirdi, neler kazandırdı?
Kurumsal dünyanın o son derece eril, mantık odaklı ve rekabetçi yapısı uzun yıllar boyunca zihnimi beslese de ruhumu aç bıraktı. Bu arayış süreci bana dışarıdan çok güvenli görünen o sahte konfor alanımı, toplumun başarılı kadın etiketlerini ve garantici yaşam illüzyonunu kaybettirdi. Ancak karşılığında kendi otantik özümü, ruhumun gerçek frekansını ve binlerce kadının hayatına dokunabilme mucizesini kazandırdı. İnsan kendi gerçeğine uyandığında, kaybettiğini sandığı her şeyin aslında onu aşağı çeken ağırlıklar olduğunu çok net anlıyor.
Ülkenizdeki yaşamdan yurt dışında yaşamak ve tekrar ülkeye dönerek yeni bir yaşam kurmak sizin için zor olmadı mı? Yoksa, ruhunuzdaki macerayı yaşamak mı istediniz?

Yurt dışı benim için ruhumun sınırlarını esnettiğim ve kuantum alanıyla tanıştığım bir kuluçka dönemiydi. Geri dönüşüm ise zorluktan ziyade, öğrendiğim bu evrensel duygu simyası bilgeliğini kendi coğrafyamın o derin ve yaralı kadınlarına aktarma sorumluluğuydu.
Çocukluk dönemindeki yeteneklerinizi nasıl fark ettiniz ve aileniz bu yeteneklerinizi fark ettiğinde sizi yönlendirmek için neler yaptılar? Veya çocuktur diyerek ilgisiz mi kaldılar?
Çocukluk yıllarımda insanların ağızlarından çıkan sözlerden ziyade, auralarındaki hüznü, korkuyu ve sakladıkları travmaları bir sünger gibi çekerdim. O yaşlarda bu kadar yüksek bir sezgisel açıklık bazen oldukça yorucu olabiliyor. Aileler genellikle bu tür enerjisel farkındalıkları zengin bir hayal gücü olarak yorumlama ve geçiştirme eğilimindedir. Benim ailem de bu derinliği hemen fark edemedi. Bu yüzden kendi içsel sığınağımı inşa etmeyi, o yoğun enerjileri filtrelemeyi ve yıllar içinde bu sezgileri bir şifa aracına dönüştürmeyi kendi başıma öğrenmek durumunda kaldım.
Yurt dışında aldığınız duygu simyacılığı sizin ruhunuzda neler sağladı? Ve duygu simyacılığını bilmeyenler için açar mısınız?
Simya en temel anlamıyla değersiz görülen kurşunu, en değerli maden olan altına çevirme sanatıdır. Duygu simyacılığı ise içimizde katılaşmış, bizi kurban rolüne hapseden korku, değersizlik, utanç ve öfke gibi ağır kurşun frekanslı duyguları işlemektir. Bu duyguları reddetmek veya bastırmak yerine kalp ve beyin uyumuyla onları sevgi, şükür ve yaratım gücüne, yani altına dönüştürüyoruz.
Bu sistem ruhumda müthiş bir özgürleşme sağladı. Çünkü eskiden başıma gelen olaylarla, toksik ilişkilerle veya adaletsizliklerle dış dünyada savaşırdım. Simyayı öğrendikten sonra dışarısıyla savaşmayı bıraktım. Bir olay yaşadığımda hemen içime dönüp, bu olay içimde hangi değersizlik frekansını tetikledi sorusunu soruyorum. O kurşun duyguyu bulup altına dönüştürdüğümde, dış dünyamdaki senaryonun da kendiliğinden iyileştiğini, kaderimin yeniden yazıldığını gördüm. Simya tam olarak kendi mucizenizin mimarı olmaktır.
Tanrıcalar okulunda kadınlara neler anlatıyorsunuz?
Kadınlara savaşmayı, kontrol etmeyi ve eril zırhlar giymeyi bırakmalarını anlatıyorum. İçlerindeki o muazzam alıcı gücü, yani İlahi Dişil frekansı hatırlayarak hayatın bereketini çabasızca kendilerine çekme sanatını öğretiyorum.
Farklı kadınların, farklı hikayelerini dinlemek ve onlara çözüm yollarını gösterdiğinizde nasıl tepkiler alıyorsunuz? Kadınlar sizin önerilerinize rağmen sorunlarını çözemeyen oluyor mu?
Çalışmalarımda çok derin uyanışlara, mucizevi dönüşümlere şahit oluyorum. Yıllardır kırılamayan döngülerin bir anda sevgiyle çözüldüğünü görmek benim için en büyük hediye. Fakat elbette eski döngülerinde kalanlar, adım atmaktan korkanlar da oluyor.
Bunun çok temel bir psikolojik sebebi var; acı çekmek, insan zihni için bilindik ve güvenli bir konfor alanıdır. Değişim ise bilinmezliktir, kontrolün bırakılmasını ve sorumluluk alınmasını gerektirir. Bazı kadınlar kurban rolünün onlara sağladığı o gizli ilgiyi, acınma hissini ve hayatlarının sorumluluğundan kaçma lüksünü bırakmak istemiyorlar. İçsel frekansını değiştirmek yerine dışarıdaki adamı veya sistemi suçlamaya devam etmeyi seçenler, maalesef o acı döngüsünü tekrar tekrar yaşamaya mahkum kalıyorlar. Dönüşüm ancak kişi gerçekten kendi karanlığıyla yüzleşmeye hazır olduğunda başlar.
Kadınların sorunlarını sürekli dinlemek sizi yormuyor mu? Ruhsal olarak sizde neler hissettiriyor?

Kalp-beyin uyumu merkezinde kaldığınızda onların acılarını bir sünger gibi emmezsiniz; tam tersine onlara devasa ve şefkatli bir ayna olursunuz. Onların karanlık hikayelerini dinlerken içimdeki ilahi ışığı büyütüyorum ve bu beni yormak yerine ruhsal olarak besliyor.
Duygu simyacısı olarak edinmiş deneyimlerinize göre kadınlar mı sorunlarını çözmekte kararlı, erkekler mi? İki farklı insan arasındaki ruhsal farklılıklar nelerdir?
Kadınlar dişil doğaları gereği iç dünyalarına inmeye, görünmeyeni hissetmeye ve duygusal yüzleşmelere çok daha yatkınlar. Bu yüzden ruhsal dönüşüm konusunda daha derin ve cesur adımlar atabiliyorlar. Erkekler ise binlerce yıllık eril kodlar gereği sorunları eylemle, mantıkla ve dış dünyayı kontrol ederek çözmeye programlıdırlar. Erkek sonuca odaklanır, kadın ise o sonuca giden yoldaki derinliğe ve duyguya.
Kitabınız Aşk Kütüphanesi’nde üç farklı kadın hikayesini yazarken neler hissettiniz? Kendinizi Gamze, Aysima ve Leyla’nın yerine koyduğunuz oldu mu? Üç kadının hikayesinden sizi en çok hangisi etkiledi?
Onları yazarken aslında kendi içimdeki kırık parçalarla ve yıllardır seanslarımda kalbini bana açan on binlerce kadınla yüzleştim. Hepsiyle ayrı ayrı ağladım, hepsiyle birlikte o dipsiz kuyulara düşüp yeniden ayağa kalktım.
Ancak beni en çok sarsan Gamze’nin hikayesi oldu. Gamze, sevgiyi hak edebilmek için sürekli kendinden veren, hayatındaki erkeği elinde tutabilmek adına alma-verme dengesini paramparça eden, kendi sınırlarını tamamen ihlal etmiş bir karakter. Onun çırpınışları günümüzdeki modern kadının en büyük kanayan yarası olan sevilmeme ve terk edilme korkusunun en somut halidir. Gamze’yi yazarken aslında toplumun sevilmek için saçını süpürge etmeyi öğütlediği o hastalıklı fedakarlık kodunu kusuyordum.
Kitabınızda bahsettiğiniz kadınlar erkeklere bağımlı olurken, ruhsal durumları nasıl oluyor? Üç kadında sadece bağımlılık nedeniylemi ağır bedeller ödemekte kalıyorlar?
Bağımlı kadının ruhsal durumu tamamen bir muhtaçlık ve kıtlık frekansındadır. Merkezlerini kaybedip tüm yaşam enerjilerini bir erkeğin onayına bağlarlar. Ödedikleri ağır bedellerin sebebi sadece bağımlılık değil, kendi ilahi güçlerini ve bereketlerini o adamlara kendi elleriyle teslim etmeleridir.
Kitabınızın giriş yazısında Aşkın içinde kaybolmadan, dibine kadar yaşayabilir misin? bunu açar mısınız? Okuyucuya ne mesajlar veriyorsunuz?
Biz aşkı genellikle karşımızdaki insanın içinde eriyip yok olmak, kendi sınırlarımızı tamamen kaldırmak ve tüm varlığımızı ona adamak sanıyoruz. Oysa bu aşk değil, sınır ihlali ve hastalıklı bir kaynaşmadır. Ben okurlara şunu hatırlatıyorum: Kendi merkezinde sapasağlam kalarak, otantik değerinden bir an bile ödün vermeden, yani o adama varoluşsal bir şekilde muhtaç olmadan da o yüksek tutkuyu deneyimleyebilirsin.
Kadınların travmalarını, korkularını unutturmaya zorlamak ataerkil düzenden mi kaynaklanıyor? Yoksa başka nedenleri mi var?
Kesinlikle ataerkil sistemin çok büyük bir payı var. Bu sistem binlerce yıldır eylemi, sonucu, hırsı ve sertliği yüceltirken; sezgiyi, kırılganlığı, şefkati ve duygusal derinliği zayıflık olarak kodladı. Kadınlar iş dünyasında, ailede ve sosyal yaşamda var olabilmek için bu eril frekansa uyum sağlamak zorunda hissettiler. Travmalarını ve korkularını halının altına süpürüp o hiçbir şeye ihtiyacı olmayan güçlü kadın maskesini taktılar ama içeride kanamaya devam ettiler. Kendi dişil doğalarından koptukları için de ilişkilerde sürekli bir denge sorunu yaşamaya başladılar.
Sophia bilgeliği nedir? Kitabınızı okumayanlar veya bilmeyenler için anlatır mısınız?
Sophia, evrenin varoluşundaki en saf, en kapsayıcı ve ilahi dişil bilgeliktir. O; doğuran, şifalandıran, koşulsuz seven, yıkmak yerine dönüştüren kozmik rahmin enerjisidir.
Bir kadının içindeki Sophia bilgeliğine uyanması demek; dünyayla ve erkeklerle savaşmayı, her şeyi zihniyle kontrol etmeye çalışmayı bırakması demektir. Sophia frekansına geçen bir kadın, gökyüzündeki ilahi bereketi yeryüzüne indiren kutsal bir kapı olduğunu hatırlar. Mücadele etmeyi bırakıp, teslimiyetin o muazzam alıcı gücünü kullanarak güzellikleri, doğru ilişkileri ve bolluğu çabasızca kendisine çekmeyi öğrenir. Bu, kurban rolünden çıkıp gerçek kraliçeliğe adım atmaktır.

Kadınlar hem mağdur hem de kendilerini suçlu hissediyorlar, size göre bu nasıl bir duygu, nasıl bir travma?
Dışarıdan bakıldığında haksızlığa uğramış ve mağdurdurlar. Ancak bilinçaltları o toksik alana müsaade ettikleri, sınır çizemedikleri ve kendilerine bile bile ihanet ettikleri için muazzam bir öz-suçluluk üretir. Asıl travma başkasının onlara ne yaptığı değil, kendi değerlerini ezdirmeleridir.
Kadınların bu kadar bağımlılık ve travmaları, korkuları hep yalnızlık kalmaktan mı, kaynaklanıyor?
Sorunun kökü fiziksel olarak yalnız kalmak değil, içsel olarak sevilmeye layık olmadıklarına inanmalarıdır. O değersizlik boşluğuyla yüzleşmektense, acı veren bir ilişkiye tutunmayı daha güvenli bulurlar.
Leyla, Aysima ve Gamze’nin bağımlılık nedenleri cinsel açlık olabilir mi?
Hayır, bu kesinlikle ruhsal ve onaysal bir açlıktır. Cinsellik kadınlar için çoğu zaman içlerindeki o derin yalnızlığı örtmek, sevgiyi garanti altına almak ve kısa süreli bir değerli hissetme illüzyonu yaşamak için kullanılan bir araca dönüşür.
Leyla gibi bilgili bir kadın Göbeklitepe’de ne tür toplantı olacağını detaylı bilmeden sevgilisinin ısrarı üzerine gitmesini nasıl anlatırsınız? Sevgilisinin peşinden gitmesi sadece bir tutku mu?
Leyla’nın hikayesi, ne kadar zeki, entelektüel ve mantıklı olursanız olun, içsel yaralarınız şifalanmadığı sürece mantığınızın nasıl tamamen devre dışı kalabileceğinin kanıtıdır. Sevgilisinin peşinden gitmesi sıradan bir tutku değil; onaylanma, aidiyet hissetme ve entelektüel kibrinin ardında yatan o savunmasız küçük kız çocuğunun birilerine tutunma çırpınışıdır. Mantık, kalbin açlığı karşısında her zaman yenilir.

Leyla Göbeklitepe’de başına gelenleri genel olarak kadınlarla ve toplumla neden paylaşmadı?
Zihninde inşa ettiği o sarsılmaz, akıllı ve mükemmel kadın imajının yerle bir olmasından korktuğu için. Leyla gibi kadınların asıl aşamadığı şey başkalarının yargısından ziyade kendi kendilerine duydukları derin utançtır.
Aysima, Gamze ve Leyla’nın yaşadıkları ülkemizdeki başka kadınlarında yaşadıkları size göre oransal olarak nedir? Sizin bu konuda araştırmanız bulunuyor mu?
Resmi bir akademik anket sonucu olmasa da, yirmi yılı aşkın süredir on binlerce kadınla birebir çalışmış bir duygu simyacısı olarak rahatlıkla söyleyebilirim: Statü, eğitim veya gelir seviyesi ne olursa olsun, bu topraklardaki kadınların en az yüzde seksenlik bir kısmı hayatının belli bir döneminde mutlaka bu değersizlik, kurban döngüsü ve alma-verme dengesizliği sarmalından geçiyor.
Kadın temalı yayın olan Güncel Kadın okuyucularına ne mesaj vermek istersiniz?
Sevgili kadınlar; hayatınızdaki erkeklerle, toksik patronlarla ya da adaletsiz dünyayla savaşmayı artık bırakın. Dışarısı sadece sizin içsel frekansınızın bir yansımasıdır. Kendinize acımaktan vazgeçin, şikayet frekansını tamamen kapatın ve şükürde kalın. İçinizdeki o muazzam Sophia bilgeliğini hatırlayıp kendi otantik özünüze döndüğünüz an, hayatınızın başrolüne geçer ve kaderinizi yeniden yazarsınız. Mucizeniz dışarıda bir yerlerde değil, tam kalbinizin merkezinde uyanmayı bekliyor.












