Değişmeyen tek şeyin değişim olduğu bu evrende insan da durmaksızın dönüşür. Tamamlanmış bir eser değildir insan; yapımı hiç bitmeyen bir inşa sürecidir. Bu yüzden kendini tanıma gayreti nihai bir varış noktasına ulaşamaz. Tam “kendimi buldum”, “işte ben buyum” dediği anda, eldeki şey çoktan geçmişte kalmış bir izden ibarettir artık. Kıyıya vuran dalgaların kuma yazılanı silip götürmesi gibi hızlı ve kalıcıdır bu süreç… Her geçen an, dünde kalmış bir gölgenin izdüşümüdür sadece.
Şaşırtıcı deneyimler, kendimizden hiç ummadığımız davranışlar, geçen yılların karşılıksız kalan beklentileri veya anlam veremediğimiz yaşantılar… Hepsi bu kaçınılmaz değişimin yansımaları. Ama insan yaşarken bu kesintisiz dönüşümün öznesi olduğunun pek bilincinde değildir.
Efesli Herakleitos’un “panta rhei” prensibince her şey akar; bu amansız akış zihni, duyguları ve karakteri de sürükler. Zamana yenik düşen beklentilerimiz, kendimize verip de tutamadığımız sözler ya da aynadaki yüzümüze yabancılaştığımız o tuhaf kırılmalar birer yenilgi değil kesinlikle. Kendimizle çeliştiğimizi düşündüğümüz o anlar, içimizde sessizce süren o derin değişimin bıraktığı ayak izleridir aslında.
Bu yüzden “Ben kimim?” sorusunu kendime dair belirsizlikleri ya da tutarsızlıkları tamamen ortadan kaldıracak kesin bir yanıta kavuşturmak için sormuyorum. Bu çabanın nafile olduğunun bilincindeyim. Bu soru, beni kendi ellerimle inşa ettiğim katı kalıplara esir olmaktan kurtaran en güçlü sığınağım.
Ben hem kendi hikâyesini kurgulayan bir yazarım hem de her sabah o hikâyenin içinde yeniden doğan, baştan yazılan bir kahraman… Bir taslağın hem öznesiyim hem nesnesi. Ve bu taslak hiç tamamlanmayacak. Elimde kalemim, her gün değişen o “bana” aynı soruyu sormaktan vazgeçmeyeceğim: “Ben kimim?” Hayat günbegün farklı yanıtlar verecek bana; değişim yolculuğundaki bana dair bir durağanlık, kesin bir istikrar söz konusu olmayacak.
Akışta olmanın getirdiği her yeni gün, mütemadiyen tamamlanamayan bir benliğe alan açarken; kendimi tek bir tanıma sığdırmamak, hayatta kalma ve özgür kalma biçimim haline geliyor. Kendimi durdurulması imkânsız bu akışın ortasında kabul etmek, o “tamamlanma” arayışının ağır yükünü de çekip alıyor üzerimden.
Artık biliyorum: Hayatın amacı, benliğime dair nihai bir yanıta ulaşmak değil; her yeni günde değişen benliğimi cesaretle karşılayabilmek ve varoluşsal değişime uyumlanabilmektir.
Elimde kalemim kendi hikâyemi yine ve yeniden yazmaya devam ederken, belirsizliği bir kayıp değil, en büyük özgürlüğüm sayıyorum.
Çünkü bu hikâyede bir son olmayacak, biliyorum.













