“Tanrı’ya olan inancımı kaybetmedim. Aksine, onun adına konuşanlara olan güvenimi kaybettim. Ve bu büyük bir fark.”
Bu cümle bende uzun zamandır sessizce duran bir yere dokundu.
Ben Müslümanım.
Ama dini ritüelleri hayatımın merkezine koyan biri değilim. Oruç tutmam, namaz kılmam. İslam’ın farzlarının pek çoğunu yerine getirmem. Böyle bir ailede de büyümedim.
Yine de Allah’a inanırım.
Benim inancım belki de bütün ritüellerden daha sade bir yerde duruyor:
İyi bir insan olmaya çalışmak.
Çünkü Allah’ın büyüklüğünü düşündükçe, insanın kendi aklıyla onun hakkında bu kadar kesin konuşabilmesine hayret ediyorum.
Allah nerede?
Bir caminin kubbesinde mi?
Bir kitabın kelimelerinde mi?
Gökyüzünde mi?
Evrenin içinde mi?
Peki evren nerede bitiyor?
Galaksiler, yıldızlar, sonsuzluk…
Bütün bunları yaratan Allah’ı hangi kelimeye, hangi mekâna, hangi insan ölçüsüne sığdırabiliriz?
Belki insanlığın en büyük yanılgılarından biri burada başlıyor:
Sonsuz olanı kendi küçücük aklıyla tarif etmek.
Edebiyat yüzyıllardır bunun etrafında dolaşıyor.
Borges, Alef’te sonsuzluğu tek bir noktaya sığdırırken, insan aklının evren karşısındaki hayretini görünür kılıyor.
Dostoyevski, Tanrı sorusunu insanın vicdanına indiriyor. Onun dünyasında mesele yalnızca Tanrı’nın varlığı değil, insanın iyilik ve kötülük karşısında ne yaptığı.
Tolstoy’da inanç, ritüelden çok davranışta, sevgide ve vicdanda karşılık buluyor.
Mevlânâ’da insan, kendinden çıkıp daha büyük bir hakikate doğru yürüyor.
Yunus Emre ise bütün bu büyük soruyu neredeyse tek bir cümlede sadeleştiriyor:
“Yaratılanı severim, Yaradan’dan ötürü.”
Alevi ve Bektaşi geleneğindeki Hakk kavramı da bana bu yüzden hep yakın geliyor.
Allah, Hakk.
Hakikat.
İnsanın önce kendine, kendi nefsine bakmasını gerektiren bir söz.
Belki Yaradan’a duyduğumuz inancın gerçek sınavı, yarattığı insana nasıl davrandığımızdır.
Sonra dönüp çevreme bakıyorum.
Namaz kılanlar.
Oruç tutanlar.
Tövbe edenler.
Hayır yapanlar.
Ve bütün bunların yanında dedikodu yapanlar, insanları küçümseyenler, haksızlık edenler, başkasının hayatını karartanlar…
İşte burada kafam karışıyor.
Allah bütün bunları görmüyor mu?
Yoksa insan Allah’la bile bir pazarlık kurabilir mi?
“Ben sana ibadetimi verdim, sen de benim kötülüklerimi görme.”
“Ben tövbe ettim, sen de kırdığım insanı unut.”
“Ben hayır yaptım, sen de yaptığım haksızlığı hesaba katma.”
Böyle bir Allah düşüncesi bana çok küçük geliyor.
Çünkü Allah gerçekten Allah’sa, bizim hesaplarımızdan çok daha büyük olmalı.
Belki de mesele Allah’ın ne kadar büyük olduğunu anlamak değil.
Kendi aklımızın ne kadar küçük olduğunu kabul etmek.
Ben Allah’a inanıyorum.
Ama Allah adına konuşan herkese inanmıyorum.
Çünkü Allah’ın büyüklüğüne inandıkça, insanın onun adına bu kadar kesin konuşabilmesini daha çok yadırgıyorum.
Allah’ın nerede olduğunu bilmiyorum.
Gökyüzünde mi, yıldızların arasında mı, evrenin ötesinde mi, yoksa bizim aklımızın ulaşamadığı başka bir yerde mi…
Bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum:
Allah bu kadar büyükse,
benim onu kendi küçük aklıma sığdırmam mümkün değil.
O yüzden onun adına konuşmuyorum.
Sadece iyi bir insan olmaya çalışıyorum.
Belki Hakk’a giden yol,
önce kendi haddini bilmektir.












