Görünmez sınırlarla örülmüş bir ülkede, başımızı kaldırdığımızda gördüğümüz o sonsuz gökyüzü bile vadedilen özgürlüğün koca bir yanılsamadan ibaret olduğu gerçeğini örtmeye yetmiyor. Baskı artık sadece sokak başlarını tutan somut bir engel değil; zihnimizi, ruhumuzu ve yaşama sevincimizi yavaş yavaş kemiren sinsi bir kuşatma.
Kalabalıklar kişisel çıkarların peşinde sürüklenip hakikate gözlerini kapattıkça, toplumsal bir rol yapma oyunu başlıyor. Herkes özgürce nefes alıyormuş, her şey yolundaymış gibi davranıyor. Bu kurgulanmış dekora bakıp hakikati sezmek, kişiyi kendi iç dünyasında bir tür sürgünlüğe, kabullenişe mahkûm ediyor. Yine de ben egemenlerin yaymak istediği bu çaresizlik hissine teslim olmuyorum.
Tarihsel materyalizmin öğrettiği yalın bir gerçek var: “Hiçbir çelişki sonsuza dek gizlenemez.” Bugün sokakları kaplayan bu ağır sessizlik nihai bir yenilgi değil; aksine, o soğuk duvarların arasında ezilen ve toplumsal sorumluluğunu hisseden insanların içten içe biriktirdiği örgütlü bir dip dalgası. İnanıyorum ki günü geldiğinde bu yanılsama duvarlarını yıkacak olan da işte bu sessiz birikim olacak.
Böyle bir atmosferde gerçeğin farkında olmak, kişiye en ağır bedeli ödeten bir yük. Çünkü ne olup bittiğini kavramak, eti kemikten ayıran ince ve sızlatan bir kıymık gibi zihne batıp duruyor. Yine de bu sindirilmişliğin ve her yanı saran sessizliğin bir son olmadığını düşünüyorum. Şeffaf ama soğuk duvarların arasında ezilen, olan bitenin farkındaki o azınlık, içten içe patlamaya hazır bir fırtınayı biriktirmeye devam ediyor.
Antonio Gramsci’nin tespiti sıklıkla zihnimde yeniden canlanıyor: Medya, müfredat, sivil toplum… Hepsi ruhumuza ve zihnimize ince ince sızan, yaşama sevincimizi kemirip rızamızı sessizce üreten devasa bir kültürel hegemonya çarkı. Bilinçlenmemiz gerekiyor. Kitlelerden kopuk geleneksel aydınların aksine, ait oldukları sınıfın bilincini ve örgütlenmesini geliştiren, kültürel hegemonyanın dayanaklarını yıkabilecek, entelektüellere ihtiyacımız var. Fakat insanlar konuşmaya dahi korkuyor. Egemen düzene meydan okuyabilecek muhalif fikirler “anormal”, “tehlikeli”, “sakıncalı” veya “ütopik” sayılarak etkisiz hale getirilmiş durumda.
Antonio Gramsci’ye göre kültürel hegemonyanın araçları sivil toplum alanında yer alıyor. Okullar ve üniversiteler, basın, yayın, medya, ibadethaneler ve cemaatler, aile, kültür-sanat kuruluşları ve sendikalar hegemonyayı besleyen bir kitlesel bir etki yaratıyor. Hegemonya, egemen sınıfın kendi değer, norm ve dünya görüşünü tüm topluma bir “sağduyu” veya “doğal düzen” gibi kabul ettirmesiyle işliyor. Yönetilen kitleler, bu fikirleri zorlamayla değil, içselleştirerek benimsiyor; böylece egemen düzen için fiziksel baskıya gerek kalmadan gönüllü rıza üretilmiş oluyor. Gramsci’ye göre egemen sınıfın kurduğu bu gönüllü rızayı yıkmanın ve hegemonyayı sonlandırmanın temel yolu karşı-hegemonya inşa etmek. Toplum, öncelikle sivil toplum alanında zihinsel ve kültürel bir dönüşüm gerçekleştirerek bu rızayı aşabilir. Gönüllü rızayı yıkmak için öne çıkan temel araçlar ve yöntemler; eğitim, medya, sanat ve din gibi sivil toplum kurumlarında yürütülen uzun soluklu kültürel ve ideolojik mücadele; ezilen sınıfların kendi bağrından çıkan, kitlelerin taleplerini teorize eden ve eleştirel bilinci örgütleyen aydınlar; farklı ezilen toplumsal kesimlerin, ortak çıkarlar doğrultusunda güçlü bir siyasi ve kültürel ittifak kurması; eleştirel ve sorgulayıcı bir bilincin yerleştirilmesidir.
Toplum, bu araçlar vasıtasıyla egemen kültürün meşruiyetini sorgulamaya başladığında, egemen sınıfın ürettiği gönüllü rıza çözülür ve yeni bir toplumsal düzenin zemini hazırlanır.
Gönüllü rızanın etkisinde mutsuz olan, geçim derdiyle ömrünü tüketen insanlara baktıkça, Karl Marx’ın bahsettiği o derin yabancılaşmayı iliklerime kadar hissediyorum. İnsan hem kendi emeğine hem yanı başındaki kaderdaşına yabancılaştıkça, ortak bir çıkış aramak yerine bireysel kurtuluşu için mücadele eder hale geliyor. Grevlerin tek bir imzayla yasaklandığı, hakkını arayanın anında suçlu ilan edildiği, ifade özgürlüğünün kısıtlandığı, muhalif seslerin demoklesin kılıcı altında yaşadığı, keyfi tutuklama ve hapis cezalarının uygulandığı, adalete inancın kalmadığı bu sahnede iktidarların ve sermayedarların başrollüğünde devasa bir tiyatro oyunu sergileniyor. Herkesten özgürce nefes alıyormuş, bu sömürü çarkı canımızı yakmıyormuş gibi davranmamızı, sadece seyirci olmamızı bekliyorlar.
Türkiye’de egemen güçler tarihsel olarak kitlelerin sınıfsal eksende birleşmesini önlemek için onları dikey fay hatlarına (laik-muhafazakâr, Türk-Kürt, Sünni-Alevi gibi) bölmeyi başarmış durumda. Bu durum sınıf bilincinin oluşmasını engelliyor. İşçi, kendisini sömüren patronuyla aynı milli veya dini potada buluşup onunla özdeşleştiğinde, sınıf bilinci kimliklerin altında silinip gidiyor. Oysa tarih, sömürü düzenini yıkan toplumsal iradelerin izleriyle dolu. Biz de zihnimizi, ruhumuzu ve yaşama sevincimizi her gün yavaş yavaş kemiren gönüllü rızanın yeniden üreticisi olmamalıyız.
Kalabalıklar; derinleşen ekonomik kriz, enflasyon ve amansız bir geçim derdi kıskacında sürüklenirken, açlık sınırında yaşarlarken, Karl Marx’ın tanımladığı o derin yabancılaşmanın pençesindeyken, egemen sınıflar buldukları özgürlük ortamında ben yaptım oldu rahatlığında yaşıyorlar. Emekçiler ürettiği değere, doğasına ve kendi sınıfdaşına yabancılaştıkça, bireysel kurtuluş hulyalarının peşine takılıyor. Grevlerin “milli güvenlik” gerekçesiyle yasaklandığı, sendikal örgütlenmenin bastırıldığı, itiraz eden her sesin kriminalize edildiği bu düzende devasa bir toplumsal rol yapma oyunu oynanıyor. Herkes özgürce nefes alıyormuş, sömürü çarkları dönmüyormuş, sistem kusursuz işliyormuş gibi davranmaya zorlanıyor; sahte bir huzur yanılsamasıyla kitleler uyuşturuluyor.
Böyle bir atmosferde gerçeğin, sömürü mekanizmalarının ve sınıf bilincinin farkında olmak, kişiye en ağır bedeli ödeten varoluşsal bir yük. Çünkü çarkların kimin kanı ve alın teriyle döndüğünü kavramak ve bunu değiştirememek can yakıyor. Sistemin çürümüşlüğünü görmek ama bu genel kabul gören tiyatronun ortasında yalnız kalmak, zihinsel bir sürgün yaşamak demek. Birlik olunması gerekiyor.
Kanımca; yine de bu sindirilmişlik, egemenlerin propaganda aygıtlarıyla yarattığı çaresizlik hissi ve sokakları saran bu ağır sessizlik nihai bir son değil.
Şeffaf ama kalın ve soğuk duvarların arasında ezilen, olan bitenin ve tarihsel sorumluluğunun farkında olan, kemiklerine artık bıçağın dayandığı öfkeli kitleler; rantın, sömürünün ve sistemsel baskının karşısında içten içe patlamaya hazır bir fırtınayı biriktirmeye devam ediyor. O sessiz birikim, günü geldiğinde sermayenin kurduğu bu illüzyon duvarlarını yıkacak en somut güç olacak.












