Kendime yabancılaşmamak adına yazmak benim için bir zorunluluk olduğu için yazıyorum. Okunmak için yazmıyorum. Yine de okunmak; sesimin yankısının olması ve beni zenginleştirmesi açılarından güzel şey, bunu inkâr edemem ama benim için kesinlikle bir amaç değil, daha ziyade bir sonuç.
Yazmak, keşmekeşin ortasında kendi sesimi bulma ve hayatta kalma gayretinin bir ürünü. Sözcüklerle bağ kurarak kendimi “yine, yeni, yeniden” var etme hali. Kelimelerle kurulan bu bağ, dış dünyanın gürültüsüne karşı kendi gerçeğimi korumanın en güçlü yolu.
Yazma eylemi ruhumun med cezirlerini susturarak, ruhumu dengede tutma biçimim.
Kaosun ve sürekli değişimin ortasında benliğimi bulduğum güvenli bir alan yazı.
Zihnimin derinliklerindekini yazılır kılarak, içsel yabancılaşmamı tedavi ediyorum.
Kendime samimi olma yolu yazmak. Kelimeler sayesinde, duygularım ve zihnim arasında yalın bir bağ kuruyorum.
Kendi sesimi kâğıda dökerken kendime verdiğim güçlü sözü tutuyorum, ne olursa olsun kendim olacağım. Okunma kaygısı güderek özümden uzaklaşmıyorum. Onaylanmak kaygısı da gütmüyorum.
Oysa benim için çok kolay bir şey, insanların duymayı istediklerini göz özünde tutarak yazmak, alkış toplamak beğenilmek ve onaylanmak. Popüler olana karşı bir duruşum var nedense, bunu sıradanlaştırıcı buluyorum. Ben kendime sadık kalmanın peşinden gidiyorum.
Samimiyetimi, özgünlüğümü ve özgürlüğümü her şeyin üstünde tutuyorum. Zaten hayat duruşum sırf onaylanmak için eğilip bükülmeye uygun olmadı hiçbir zaman. Bir “ayrık otu” gibi ayrıksı olmayı göze alıyorum. Bu sanılanın da ötesinde zor bir seçim. Genellikle başkalarına, genel geçer ve sıradanlaştırışı olana benzemeyen biri olmayı, kendine özgü veya belki de tuhaf olmayı yadırgamıyorum. Kendimi bildim bileli zaten sıradanlaştırıcı yaşamda tüm gücümle tersine kürek çekiyorum.
Niye yazdığım sorusunun cevabı; “yaşamın anlamını keşfetmek ve kavramak için, yaşamımı onurlu sürdürebilmek için, ussal ve ruhsal dünyamı bütünleştirmek için” yazmanın bir yol olması. Sevgiyi kavramanın yolu insanın kendini sevmesinden ve kavramasından geçiyor. Yazmak da bu amaç için; kişinin hayatı ve kendini kavraması için, bu keşifte insanın kendi kendisinin esiri olmaması için ve yaşamın hakkını verebilmesi için yaptığı sorgulamada en değerli yol.
Yazmak aynı zamanda benim dışımda var olan, değiştiremediğim dışsal dünyanın dayatmalarına karşı bir sığınak ve öz-şefkat alanı. Derin bir içtenlikle yazıyorum, kendime her daim samimi oluyorum yazarken. Yazmak farkındalığımın en sadık dostu.
Yazmayı bir onaylanma aracı değil de zihnimin ve ruhumun derinlikleriyle kurduğum bir bağ olarak görmem, yazmanın benim için kaçınılmaz olmasının ana nedenlerinden biri.
İçsel dengemi kurma ve yaşadığımız bu kaos ortamı içinde kendi sesimi koruma mücadelem, yazının varoluşsal anlamıyla birebir örtüşüyor. Bu bir var olma savaşı. Bizatihi yazarın kendisine içkin ve her yazıda farklı tezahürlerde tecelli eden bir yaratma bir süreci.
“Beğenilmemeyi ve okunmamayı göze almak”, bir yazarın kendi öz gerçeğine ulaşması için atması gereken önemli ve cesur bir adım. Bu tarz kaygılarımın olmaması yazmamdaki sınırları ve sınırlılıkları ortadan kaldırıyor.
Kendi sesimin yankısını bulduğum, özümden ödün vermeden kâğıda döktüğüm her kelime dış dünyaya verdiğim “ben de varım” mesajını iletmenin bir yolu.
Sevaplarım günahlarımla sevişirken; her türlü yetersizliğime rağmen, kendime verdiğim “fark yaratmak, yaşama ve varoluşuma onurlu bir anlam katmak” sözünü tutmak için “yazmak” alternatifsiz en güçlü eylem. Hasbelkader bir iz bırakma gayreti de yazma eylemine içkin. İnsanın kendi hakikatine sadık kalarak, yazdığı her kelime yaşama düşülmüş silinmez bir şerh değil mi zaten?












