Eskiden insanlar gelecek planları yapardı. Bir yıl sonrasını, beş yıl sonrasını düşünürdü. Şimdi ise birçok insan yarını düşünmekte zorlanıyor. Çünkü insanın geleceğe bakabilmesi için önce kendini güvende hissetmesi gerek.
Psikolojide güven duygusu, yalnızca bireysel bir ihtiyaç değil. Toplumların da ruh sağlığını belirleyen temel unsurlardan biri. Bir ülkede insanlar uzun süre belirsizlik, ekonomik sıkıntı, adaletsizlik algısı, kutuplaşma, şiddet haberleri ve sürekli krizlerle karşı karşıya kalırsa yalnızca bireyler değil, toplumun tamamı etkilenmeye başlar. Buna toplum psikolojisinde “kolektif yorgunluk” denir.
Kolektif yorgunluk yaşayan toplumlarda insanlar daha çabuk öfkelenir, daha tahammülsüz olur, birbirine olan güven azalır ve umut duygusu zayıflar.
Bugün sokakta yürürken, trafikte, sosyal medyada ya da gündelik ilişkilerde gördüğümüz birçok davranışın altında yalnızca bireysel öfke değil; toplumsal bir yorgunluk da vardır. Çünkü insan ruhu sürekli alarm halinde yaşayamaz. Bir süre sonra ya öfkelenir ya da hissizleşir.
Son yıllarda özellikle dikkat çeken bir başka durum ise duygusal uyuşma.
Eskiden bir haber hepimizi derinden etkilerdi. Şimdi birçok insan kötü haberleri duyduğunda birkaç dakika üzülüp hayatına devam ediyor.
Bu vicdansızlık değil. Bu, ruhun kendini koruma çabasıdır. Psikoloji buna duyarsızlaşma der.
İnsan zihni sürekli acıya maruz kaldığında kendini korumak için duygularını kısmaya başlar. Ancak burada büyük bir risk var. Toplum sadece acıya değil, sevince de duyarsızlaşabilir.
Birbirimizin başarısına, mutluluğuna, hikâyesine yabancılaşabiliriz.
İşte tam bu noktada toplumun ruhunu iyileştirecek olan şey siyasetten ya da ekonomiden önce insan ilişkileri.
Birbirimizi dinlemek.
Selam vermek.
Yardım etmek.
Empati kurmak.
Aynı fikirde olmasak bile birbirimizi insan olarak görebilmek. Çünkü toplumlar yalnızca yasalarla değil, duygusal bağlarla da ayakta kalır.
Peki bu süreç bizi nereye götürür?
Eğer umut tamamen kaybolursa insanlar yalnızca günü kurtarmaya çalışır.
Hayal kurmayı bırakır.
Üretmek yerine hayatta kalmaya odaklanır. Güvenmek yerine şüphe etmeyi öğrenir. Ancak umut korunduğu sürece toplumlar yeniden ayağa kalkabilir. Tarih bunun sayısız örneğiyle dolu. Savaşlardan çıkan ülkeler, büyük depremler yaşayan şehirler, ekonomik krizlerden geçen toplumlar yeniden ayağa kalkabilmiştir. Çünkü insanın en güçlü yanı kusursuz olması değil; yeniden başlayabilmesi. Belki bugün ülke olarak zor günlerden geçiyoruz. Belki birçok insan yorgun, kırgın ve kaygılı.
Ama unutmayalım:
Bir toplumun gerçek gücü, hiç düşmemesinde değil; düştüğünde birbirini kaldırabilmesinde.













