
Bazı ülkelerde insanlar sabah hava durumuna bakar.
Bazılarında trafik akışına.
Bazılarında çocuklarını hangi okula yazdıracağını planlar.
Bazılarında emeklilik hesabı yapar.
Türkiye’de ise giderek daha fazla insan güne başka bir refleksle başlıyor:
“Bugün yine ne oldu?”
Bu cümle sıradanlaşmışsa…
Bir ülkenin sinir sistemi alarm veriyor demektir.
Çünkü mesele artık tek tek haberler değil.
Bir üniversitenin faaliyet izninin kaldırılması değil.
Bir siyasi partide yaşanan meşruiyet depremi değil.
Borsadaki savrulma değil.
Altının yükselişi değil.
Dövizin tırmanışı değil.
Bunların her biri yalnızca semptomdur.
Asıl hastalık daha derinde.
Bu ülkede artık insanlar olaylardan değil, kuralsızlık hissinden yoruluyor.
Bir düşünelim.
Binlerce öğrencisi olan bir üniversite.
Aileler yıllarca para ödüyor.
Gençler gelecek planı yapıyor.
Diploma için emek veriyor.
Sonra bir sabah haber geliyor:
Faaliyet izni kaldırıldı.
Ardından açıklama:
“Öğrenciler mağdur edilmeyecek.”
Olmalı.
Bu zaten devlet olmanın asgari gereğidir.
Asıl soru başka:
Bir yapı, kriz patladıktan sonra güvence veriyorsa, güven neredeydi?
Denetim ne zaman çalıştı?
Risk ne zaman fark edildi?
Sorun neden son aşamada konuşuluyor?
Bir kurum duvara çarptıktan sonra fren yapmak yönetim değildir.
Hasar muhasebesidir.
Şimdi öbür tarafa bakalım.
Siyaset.
Kurultay tartışmaları.
Mahkeme dosyaları.
Yetki savaşları.
Meşruiyet kavgaları.
Eski isimler.
Yeni hesaplar.
Vatandaş bunları izliyor.
Ama başka bir şey düşünüyor:
Bu ülkede kurallar gerçekten sabit mi?
Daha sert soralım:
Siyaset artık sandıkta mı çözülüyor, mahkeme klasörlerinde mi?
Bu soru bir partiye dair değildir.
Bu soru doğrudan sistemin kalbinedir.
Çünkü ekonomi tam burada devreye girer.
Ekonomi yalnızca rakam değildir.
Psikolojidir.
Reflekstir.
Güven duygusudur.
Bir ülkede hukuk öngörü üretmiyorsa…
Siyaset sürekli sis yayıyorsa…
Kurumlar sabitlik hissi vermiyorsa…
Sermaye korkar.
Yatırımcı bekler.
Küçük yatırımcı panikler.
Tasarruf sahibi dövize koşar.
Altın yeniden sığınak ilan edilir.
Vatandaş istemeden ekonomist olur.
İstemeden hukukçu olur.
İstemeden kendi ülkesinin risk raporunu okumaya başlar.
Şimdi tokat gibi soru geliyor:
Vatandaş ne zaman bu kadar yalnız bırakıldı?
Devlet nedir?
Sadece karar açıklayan mekanizma mı?
Yoksa insanların yarınının bugünden tamamen kopmayacağı hissini veren güven çatısı mı?
İkincisiyse problem ağır.
Çünkü o çatı su alıyor.
Gençler artık diplomaya kariyer gibi bakmıyor.
Kaçış ihtimali gibi bakıyor.
Aileler eğitim harcamasını yatırım değil, belirsizlik sigortası gibi görüyor.
Emekli TL’ye değil, korunma refleksine yatırım yapıyor.
Bu tablo yalnızca ekonomik değildir.
Psikolojiktir.
Toplumsaldır.
Devlet-vatandaş ilişkisinin yorgunluk raporudur.
Şimdi açık konuşalım.
Türkiye’de tehlikeli bir yönetim alışkanlığı büyüdü:
Önce belirsizlik.
Sonra açıklama.
Önce sarsıntı.
Sonra sakin olun çağrısı.
Önce kriz.
Sonra güven telkini.
Bu refleks yıpratır.
Bu refleks devlet yönetimi değildir.
Bu refleks yangın çıktıktan sonra su taşıyan komşu refleksidir.
Devlet yangın önleyendir.
Şimdi çözüm konuşalım.
Çünkü yalnızca teşhis koymak kolaydır.
İyileştirme iradesi daha değerlidir.
BİR: DENETİM SON DAKİKA GÖSTERİSİ OLMAKTAN ÇIKMALI.
Bir üniversite kriz noktasına gelmişse sistem geç kalmıştır.
Kamusal denetim enkaz başında yapılan açıklama değildir.
Önleyici refleks olmak zorundadır.
İKİ: HUKUK ÖNGÖRÜLEBİLİR OLMALI.
Mahkeme kararlarının ekonomik etkisi vardır.
Bu yalnızca hukukçuların konusu değildir.
Marketteki etiketle ilgilidir.
Kredi faiziyle ilgilidir.
İş dünyasının cesaretiyle ilgilidir.
ÜÇ: KRİZ İLETİŞİMİ DEVLET CİDDİYETİYLE YAPILMALI.
Bilgi boşluğu dedikodu üretir.
Dedikodu panik üretir.
Panik ekonomik maliyet üretir.
Sessizlik bazen açıklamadan daha pahalıdır.
DÖRT: EĞİTİM TİCARİ DOSYA GİBİ YÖNETİLEMEZ.
Bir öğrenci müşteri değildir.
Bir diploma piyasa malı değildir.
Bir aile gelir kalemi değildir.
Eğitim güven ilişkisidir.
Bu bağ koparsa yalnız okul değil, gelecek çöker.
BEŞ: SİYASET SÜREKLİ BELİRSİZLİK ÜRETEN BİR GERİLİM MAKİNESİ OLMAKTAN ÇIKMALI.
Demokrasi yalnızca oy kullanmak değildir.
Kuralların herkese eşit işleyeceğine inanabilmektir.
Bir genç ilk ciddi kariyer planını başka ülkeler üzerine kuruyorsa…
Bir anne çocuğunun diploması için içten içe tedirginse…
Bir emekli maaşını nasıl koruyacağını düşünmekten yaşamayı unutuyorsa…
Bir yatırımcı riskten değil, belirsizlikten korkuyorsa…
Sorun ekonomi değildir.
Sorun tek başına siyaset değildir.
Sorun yalnızca hukuk değildir.
Sorun, vatandaşın kendi ülkesinde öngörü duygusunu kaybetmiş olmasıdır.
Güven kaybolunca para kaçar.
Para kaçınca yatırım küçülür.
Yatırım küçülünce iş azalır.
İş azalınca umut daralır.
Umut daralınca toplum içine kapanır.
İçe kapanan toplumlar dışarıdan sessiz görünür.
Sessizlik bazen huzur değildir.
Bazen yorgun teslimiyettir.
En korkutucu olan da budur.
Çünkü bir ülke bağırırken değil…
Sessizce vazgeçerken kaybeder.
Önce susar.
Sonra alışır.
Sonra dağılır.













