
Bazı şehirler vardır.
Haritadaki yerlerinden daha büyük anlam taşırlar.
Bazıları yalnızca şehir değildir.
Karardır.
İradedir.
Başlangıçtır.
Samsun onlardan biridir.
Çünkü 19 Mayıs 1919, yalnızca bir tarih değildir.
Bir milletin kaderine yeniden yön verme kararıdır.
Bu, bir vapurdan karaya çıkış hikâyesi değildir.
Mustafa Kemal Atatürk Samsun’a çıktığında yalnızca toprağa basmıyordu.
Bir fikri başlatıyordu.
Bir iradeyi ayağa kaldırıyordu.
Bir teslimiyet düzenine itiraz ediyordu.
Bir millete şunu söylüyordu:
Yön kaybedilmiş olabilir.
Yön yeniden bulunabilir.
İşte bugün asıl soru burada:
Biz hâlâ yönümüzü biliyor muyuz?
19 Mayıs her yıl büyük cümlelerle anılıyor.
Mesajlar yazılıyor.
Marşlar söyleniyor.
Törenler yapılıyor.
Gençlik vurgulanıyor.
Bu güzel.
Bu kıymetli.
Yeterli değil.
Çünkü bir tarihi anmak başka şeydir.
O tarihin taşıdığı sorumluluğu anlamak başka.
Samsun romantik kartpostal değildir.
Stratejik karardır.
Cesaret kararının coğrafyasıdır.
Bugün o karara aynı berraklıkla bakabiliyor muyuz?
1919’un Türkiye’si işgal altındaydı.
Belirsizlik vardı.
Kırılganlık vardı.
Yoksulluk vardı.
Geleceksizlik vardı.
Bugünün Türkiye’si aynı değil.
Sorunların tamamı kaybolmuş değil.
Ekonomik kırılganlık var.
Gençlerin gelecek kaygısı var.
Beyin göçü var.
Aidiyet sorgusu var.
Kuruma güven tartışmaları var.
Eğitim endişeleri var.
Adalet beklentisi var.
Toplumsal yorgunluk var.
Soru sert:
Bir asır sonra başka biçimlerde aynı kaygıları mı yaşıyoruz?
Dünya da değişti.
1919’un dünyası savaş sonrasının dünyasıydı.
2026’nın dünyası çok katmanlı krizler dünyası.
Enerji savaşları.
Jeopolitik kırılmalar.
Yapay zekâ dönüşümü.
Ekonomik belirsizlik.
Göç dalgaları.
İklim baskısı.
Yeni güvenlik dengeleri.
Böyle bir dünyada yön duygusu daha da kritik.
Çünkü yönünü kaybeden ülkeler yalnızca zaman kaybetmez.
Nesil kaybeder.
Gençlik…
Burada durmak gerekiyor.
Çünkü 19 Mayıs gençliğe atfedilmiş bir gün.
Peki bugünün gençliği ne hissediyor?
Dünyayı görüyor.
Bilgiye ulaşıyor.
Kıyas yapıyor.
Sorular soruyor.
Kimi umutlu.
Kimi kırgın.
Kimi gitmek istiyor.
Kimi kalıp mücadele etmek istiyor.
İnsan şu soruyu sormadan geçemiyor:
Gençlere gerçekten yön gösterebildik mi?
Yoksa yalnızca onlardan sabır mı istedik?
Bir başka gerçek daha var.
Belki de en tehlikelisi.
Toplumsal yorgunluk.
“Artık çok geç” duygusu.
“Hiçbir şey değişmez” teslimiyeti.
“Her şey bitti” inancı.
Bu cümleleri son dönemde daha sık duyuyoruz.
Satır aralarını okuduğunuzda daha sertini de duyuyorsunuz:
Hangi gençlik?
Hangi üretim?
Hangi gelecek?
İşte tam burada 19 Mayıs’ın ruhunu doğru okumak gerekiyor.
Çünkü 1919 rahat zamanların hikâyesi değildir.
Belirsizliğin içinden çıkan iradenin hikâyesidir.
Kimsenin önüne garanti başarı belgesi koymadığı bir başlangıçtır.
Kaynak bolluğunun değil, yön iradesinin hikâyesidir.
Romantik cümle kurmanın anlamı yok.
Gerçekçi olmak gerekir.
Bir toplum yorulabilir.
Kurumlardan güven eksilebilir.
Gençler kaygılanabilir.
Ekonomik baskılar ağırlaşabilir.
İnsanlar umudunu sorgulayabilir.
Bunların hepsi gerçektir.
Bir başka gerçek daha vardır:
Hiçbir ülke yalnızca şikâyet ederek yeniden yön bulmaz.
Düşünerek bulur.
Üreterek bulur.
Sorumluluk alarak bulur.
Cesaret ederek bulur.
19 Mayıs tam da bunu hatırlatır.
Umut romantik bir duygu değildir.
Karardır.
Cumhuriyet yalnızca anı değildir.
Sistemdir.
Akıldır.
Bilimdir.
Kurumsal omurgadır.
Liyakattir.
Kamusal sorumluluktur.
Sahip çıkmak yalnızca geçmişi korumak değildir.
Üzerine koymaktır.
Geliştirmektir.
Daha sağlam bırakmaktır.
Sinop’ta bunu sorduk.
Samsun’da soru daha büyüyor:
Biz gerçekten ileri gidebildik mi?
Peki ne yapmalı?
Bu sorudan kaçamayız.
Gençliği yalnızca tören kürsüsünde alkışlamayı bırakmak gerekir.
Onlara gerçek gelecek alanı açmak gerekir.
Eğitimi güçlendirmek gerekir.
Bilimi merkeze almak gerekir.
Liyakati savunmak gerekir.
Kurumsal güveni onarmak gerekir.
Aidiyet duygusunu yeniden üretmek gerekir.
Gençlerin gitmek değil kalmak isteyeceği ülke kurmak gerekir.
Çünkü yön sloganla bulunmaz.
Akılla bulunur.
Samsun bugün nostalji değildir.
Testtir.
Soru kâğıdıdır.
Vicdan yoklamasıdır.
Atatürk o gün yön gösterdi.
Bugün pusulaya bakma sırası bizde.
Bir ülke gerçekten ne zaman güçlüdür?
Geçmişiyle övündüğünde mi?
Yoksa gençlerine gelecek verebildiğinde mi?
Marş söylediğinde mi?
Yoksa bilimi büyüttüğünde mi?
Tören yaptığında mı?
Yoksa adalet duygusunu güçlendirdiğinde mi?
Çünkü bazı başlangıçlar yalnızca hatırlanmaz.
Hakkı verilerek yaşatılır.
Yönünü kaybetmiş bir ülke yeniden yol bulabilir mi?
Tarih buna bir kez “evet” dedi.
Biz yeniden diyebilir miyiz?













