Sadakatin Sınırında Bir Hayat: İstanbul Limonatası
Epsilon Yayınevi’nden çıkan Yasemin Özek imzalı İstanbul Limonatası bir insanın kendine kavuşma cesaretini anlatan sarsıcı bir roman. İstanbul’un kokusundan Amerika’daki bir hayata uzanan bu hikâye, hafıza ve iç hesaplaşma arasında güçlü bir anlatı sunuyor.
Yasemin Özek’in yeni romanı İstanbul Limonatası, okuru Amerika’da kurulan bir hayatın kırılma anından 70’ler ve 80’lerin İstanbul’una, özellikle de Adalar’ın çok katmanlı hafızasına uzanan sarsıcı bir iç yolculuğa davet ediyor. Epsilon Yayınevi etiketiyle yayımlanan roman, kurulu bir hayatın tam ortasında ansızın yaşanan bir kırılmayla başlıyor. Dışarıdan bakıldığında sağlam görünen bir düzen; aile, alışkanlıklar ve yıllar içinde kurulan denge, tek bir yüzleşmeyle sarsılıyor ve hayatın görünen yüzüyle iç dünyası arasındaki mesafe görünür hâle geliyor. Bir anda ortaya çıkan bir durum, yalnızca yaşananları değil, yıllardır ertelenmiş duyguları ve bastırılmış iç sesleri de gün yüzüne çıkarıyor.
Bu roman, sadakat ile hakikat arasındaki gerilimi, aşk ile kimlik arasındaki çatışmayı ve insanın kendinden bile sakladığı gerçeklerle yüzleşme anını merkezine alıyor. Aşkın, alışkanlıkların ve içsel çatışmaların iç içe geçtiği bu hikâye, insanın en zor yüzleşmesinin çoğu zaman kendi içinde yaşandığını hatırlatıyor. Hayat boyunca yaşanan dönüşümlerin en sarsıcı olanının, insanın kendine karşı ilk kez açık olduğu an olabileceğini hissettiren metin, bu yönüyle derin ve katmanlı bir iç hesaplaşma deneyimi sunuyor.
Eski İstanbul’a Özlem
Özek’in anlatısı yalnızca bugünde kalmıyor; okuru Büyükada’nın yaz akşamlarına, İstanbul’un kokusuna, gençliğin ilk heyecanlarına taşıyor. Çünkü bu romanın en güçlü damarlarından biri hafıza: Kokular, müzikler ve şehirler aracılığıyla geçmiş, bugünün içine sızıyor ve karakterin iç dünyasını katman katman açığa çıkarıyor.
Romanın ana ekseni Amerika’da ilerlerken, anlatı iç içe geçen bir kurgu ile 70’ler ve 80’lerin İstanbul’una, özellikle de çok kültürlü Adalar hayatına açılıyor. Büyükada’dan Burgazada’ya, Boğaz kıyılarından Şişli ve Beyoğlu sokaklarına uzanan bu hatıralar, yalnızca bir mekân değil; bir hafıza atlası kuruyor. İstanbul bu romanda bir şehir olmanın ötesinde, bir duyguya, bir kokuya, bir hatırlama biçimine dönüşüyor.
İstanbul Limonatası, aynı zamanda göç, aidiyet ve aile meselelerini de incelikle işliyor. İstanbul’dan Amerika’ya uzanan bu hikâye, yalnızca coğrafi bir mesafe değil; insanın kendine olan uzaklığını da sorguluyor. Bir şehirden ayrılmak mümkün, peki ya onun kokusundan?
İstanbul Limonatası, bir ihanet hikâyesi gibi başlayıp insanın kendine ihanetini sorgulayan bir metne dönüşüyor. Yasemin Özek, bu romanla okuru yalnızca bir karakterin hayatına değil, kendi iç dünyasının karanlık ve saklı köşelerine bakmaya davet ediyor. Çünkü bazı yüzleşmeler, yalnızca bir hayatı değil, o hayatın anlamını da geri dönülmez biçimde değiştirir.
Arka Kapaktan Yazısından
“Malzemeler dünyanın her yerindekiyle aynıydı ama adını İstanbul koyduğum bu limonatayı diğerlerinden ayıran en büyük ve tek özelliği her defasında çocukluğumdan, gençliğimden bir İstanbul anısı anlatmamdı. Şişli’nin, Büyükada’nın, Beyoğlu’nun bir köşesinden çıkıvermiş bir hatırayı anlatıyordum. Çocuklarım için bir oyun, benim içinse kırk yıllık anıları temize çekmek, günlüğe iki satır yazmak gibiydi… Yaşamımın ta kendisiydi İstanbul limonatam!”
Yasemin Özek, incelikli hikâyelerine bir yenisini daha ekliyor ve bir tohumun çıtırtısını duyar gibi kendisini, içini duymaya başlayan Dario’nun öyküsünü anlatıyor bu kez.
“Bir insan, yaşamı boyunca kaç defa yeniden doğar? Ben o nisan ayında, tam kırk yaşımda öyle bir doğdum ki bir yanımın cenazesini kaldırmam gerekti önce. Ölen yanım için yas tutmadım ama yeniden doğumum çok sancılı oldu”.
Yasemin Özek Hakkında:
Mübadil torunu olarak 1980 yılında İstanbul’da doğdu. Özel Moda Lisesi’ni bitirdikten sonra Akademi İstanbul, Radyo/Televizyon ve Sinema Bölümü’nden mezun oldu. Beş yıl boyunca reklam ajanslarında metin yazarı olarak çalıştı. 2005 yılında televizyon kariyerine başladı ve çeşitli televizyon dizilerinin senaristliğini yaptı. 2011 yılında Van Depremi’nin ardından Erciş’te çekilen “Beklemek” adlı belgeselin yapım koordinatörlüğünü üstlendi. Belgesel, aynı yıl TRT Belgesel Ödülü’nü aldı. 2014 yılında ilk romanı İki Gözüm Despina’yı yazmaya karar verdiğinde senaristliğe ara verdi Yunanca öğrenmeye başladı ve kitabın büyük kısmını Yunanistan’da tamamladı. “İki Gözüm Despina” 2017 yılında Türkiye’de, 2022 senesinde de Yunanistan’da Yunanca çevirisiyle basılarak her iki yakanın okurlarıyla buluştu.
2023 senesinde mübadelenin 100.yılını anma programlarında başta Batı Trakya olmak üzere Yunanistan’ın çeşitli şehirlerinde söyleşi ve imza günleri düzenledi, radyo programlarına katıldı. Yunan gazeteci Giouli Tsakalou’nun politikacı ve sanatçılarla edebiyat üzerine yaptığı röportajlardan derlediği “Skepseis pou eyinan lekseis” kitabında röportajıyla yer aldı ve kitabın basın tanıtımında konuşmacı oldu. 2023 senesinde Yunanistan Kültür Bakanlığı’nın da katkılarıyla Midilli Adası, Zeytinyağı Müzesi’nde açılan mübadele konulu sergiye romanından iki sayfa seçilerek bir sene boyunca sergilendi.
İkinci romanı “Angeliki ile Mehmet/Eski Zamandan Bir Beyoğlu Aşkı” 2020 yılında, devam romanı “Bu Böyle Yarım Kalmayacak” ise 2022 yılında yayımlandı. 2026 senesinde ise Yunanca çevirisiyle Yunan okurlarla buluşacak. Yazarlığının yanı sıra Dr. Burkay Adalığ’ın “İmbikten Kadehe Distile İçkiler” (2020) ve “Maltın Peşinde” (2022) Gourmand ödüllü içki kitaplarının editörlüğünü yaptı.
İstanbul’un, adaların, şehrin hafızasını tuttuğu, aile bağlarına odaklandığı son romanı İstanbul Limonatası Nisan 2026’da okurla buluşacak. Yazar, âşığı olduğu Beyoğlu’nda yaşıyor.













