Bir çocuk için dünya çok basittir aslında. Babası güçlüdür, annesi güvenlidir ve ev dediği yer, ihtiyaçlarının karşılandığı bir alandır. Ama bazı dönemler vardır ki çocuk, henüz anlamlandıramadığı bir gerçekle karşılaşır: Babası artık eskisi gibi güçlü değildir.
Bugün madencilerin grevde olduğu, ekonomik krizin her haneye dokunduğu bir dönemde yaşıyoruz. Yetişkinler bunu “hak mücadelesi”, “geçim sıkıntısı” ya da “ekonomik kriz” olarak tanımlayabilir. Ama bir çocuk için mesele bu kadar karmaşık değildir. Bir çocuk, babasının eve para getirememesini “babam bir şeyleri yapamıyor” diye hisseder. İşte kırılma tam burada başlar.
Çocuk zihni soyut düşünmez; gördüğünü hisseder. Babasının yüzündeki yorgunluğu, sessizliğini, çaresizliğini okur. Belki baba hiçbir şey söylemez, ama çocuk anlar. Çünkü çocuklar kelimelerden çok duyguları dinler. Ve bir baba mücadele ederken, aslında yalnızca işverenle ya da sistemle değil, kendi çocuğunun gözündeki “yeterli olma” duygusuyla da mücadele eder.
23 Nisan… Çocukların günü. Ama bu yıl bazı çocuklar için o gün sadece takvimde bir tarih olarak kaldı. Çünkü bayramı yaşayabilmek için önce içte bir neşe gerekir. Evdeki gerginlik, eksiklik ve belirsizlik, çocuğun oyun alanını daraltır. Bir çocuğun en temel ihtiyacı olan “güvende hissetme” duygusu zedelendiğinde, bayramın anlamı da değişir.
Bir çocuk babasının eve eli boş döndüğünü gördüğünde ne hisseder? Çoğu zaman bunu ifade edemez. Ama içten içe üç şey gelişir: kaygı, suçluluk ve sessiz bir utanç. “Ben bir şey istedim, babam alamadı” düşüncesi, çocuğun zihninde “ben fazla istedim” şeklinde yer bulabilir. Bu, çocuk psikolojisinde çok kritik bir noktadır. Çünkü çocuk, sorunun kaynağını kendinde aramaya başlar.
Ekonomik yoksunluk yalnızca maddi bir eksiklik değildir; duygusal bir yoksunluk da yaratır. Çocuk, ihtiyaçlarının karşılanmamasını sadece “alamamak” olarak değil, “değer görmemek” olarak da algılayabilir. Oysa gerçek çok farklıdır. Baba mücadele etmektedir. Ama çocuk mücadeleyi değil, sonucu görür.
Bir eğitimci olarak şunu çok net söyleyebilirim: Bu tür dönemler çocukların karakterini derinden etkiler. Ya erken olgunlaşırlar, duygularını bastırmayı öğrenirler; ya da içlerinde biriken bu duygular ileride öfke, kırgınlık ve güvensizlik olarak ortaya çıkar. Çünkü çocuklukta yaşanan yetersizlik hissi, bireyin kendilik algısını doğrudan şekillendirir.
Ama burada çok önemli bir denge vardır. Bir çocuk, babasının zorluk yaşadığını görüp aynı zamanda onun mücadele ettiğini de hissederse, bu durum travmaya değil, dayanıklılığa dönüşebilir. Çünkü çocuk için asıl mesele eksiklik değil, yalnız bırakılmışlık hissidir.
Babaların burada en çok zorlandığı şey konuşmamaktır. Oysa çocukla kurulan basit, dürüst ve şefkatli bir iletişim, birçok şeyi değiştirir. “Şu an zor bir dönemden geçiyoruz ama bu seninle ilgili değil” diyebilmek, çocuğun iç dünyasında büyük bir yükü hafifletir.
Bugün maden işçilerinin mücadelesi yalnızca ekonomik bir hak arayışı değildir. Aynı zamanda çocuklarına “ben elimden geleni yapıyorum” diyebilmenin mücadelesidir. Ve bu, bir çocuğun kalbinde düşündüğümüzden çok daha büyük bir yer tutar.
Belki o çocuk bugün bayramı yaşayamadı. Belki istediği oyuncağı alamadı. Ama eğer babasının yanında durduğunu, onun vazgeçmediğini hissederse, bu eksiklik onun ruhunda kalıcı bir yara bırakmaz.
Çünkü bir çocuk için en büyük ihtiyaç her zaman aynı kalır:
Sevilmek, görülmek ve yalnız olmadığını hissetmek.
Ve belki de en sade haliyle gerçek şudur:
Bir çocuk, babasının cebine değil…
Kalbine bakar.
Dr. Bahar Zeynep Barut
Tüm yazılarım telif hakkı kapsamındadır.
beyondtohuman.com












