Aşk başta kendini olduğundan daha masum gösterir. İnsan çoğu zaman karşısındakini değil, onun kendi içinde uyandırdığı duyguyu sever. Bu yüzden ilk zamanlar herkes daha anlayışlı, daha parlak, daha cömert görünür. Sözler özenle seçilir, suskunluklar bile zarif sanılır.
Oysa zaman geçtikçe ilişkinin içindeki kurgu çözülür; geriye iki insanın gerçek huyu, gerçek yarası, gerçek tahammül sınırı kalır. Aşkın edebiyata yaklaştığı yer de tam burasıdır: başlangıçtaki büyüde değil, o büyü dağıldıktan sonra ortaya çıkan hakikatte.
Madame Bovary’de Emma’nın trajedisi biraz da buradan doğar; o, aşkı sürekli bir heyecan, sürekli bir yükseliş, sürekli bir şiir gibi bekler. Hayatın tekrar eden yüzüyle, ilişkinin gündelik ağırlığıyla karşılaşınca, o ilk büyünün kaybını aşkın ölümü sanır. Oysa belki de aşkın ölümü her zaman heyecanın bitmesi değildir; bazen insanın, aşkın yeni biçimini tanımayı reddetmesidir. Çünkü aşk, ilk günlerindeki parlaklığını kaybettikten sonra bambaşka bir dile geçer.
Daha az gösterişli, daha sessiz, daha derin bir dile. Herkes o dili konuşamaz. Herkes ilk ateşin küle dönüşmesini bir son değil, başka tür bir sıcaklık olarak okuyamaz.
Büyük aşkları unutulmaz yapan şey kusursuz başlamaları değil, insan ruhunun çatlaklarını görünür kılmalarıdır. Anna Karenina’yı trajik yapan yalnızca aşkı değil, o aşkın içinde kendi uçurumuna doğru yürümesidir.. Aşk bazen insanı mutlu etmekten çok, ona kendini gösterir. Başlangıçta bir sığınak gibi gelir; sonra insanın içindeki eksikliği, sabırsızlığı, gururu ve kırılganlığı açığa çıkaran bir aynaya dönüşür.
Belki de bu yüzden aşk güzel başlar ama zor devam eder. Çünkü ilk günlerde sevilen şey çoğu zaman insanın kendisi değil, onda uyandırdığı ihtimaldir. Sonra o ihtimal gündelik hayata çarpar; alışkanlık, yorgunluk, tekrar ve suskunluk devreye girer. Ve ilişkiyi asıl belirleyen şey sevginin büyüklüğü değil, hayal kırıklığından sonra gösterilen karakter olur.
Dante’nin Beatrice’e duyduğu aşk neredeyse dünyevi sınırları aşan bir yücelik taşır; ama gerçek hayattaki aşklar çoğu zaman o kadar saf, o kadar kusursuz değildir. Daha çok Tolstoy’un dünyasına benzerler: arzuyla, çelişkiyle, toplumsal baskıyla, bireysel zaaflarla örülüdürler. Ya da Brontë kardeşlerin kurduğu sert iklimlere benzerler; sevginin içinde öfke, sadakatin içinde yaralanma, yakınlığın içinde yalnızlık dolaşır.
Belki de bu yüzden büyük aşk anlatıları mutlu olmaktan çok unutulmazdır. Çünkü onlar bize aşkın sadece bir duygulanım değil, insanın bütün varlığını sarsan bir deneyim olduğunu gösterir.













