8 Mart’ta kadınlara çiçek verilir.
Güçlü oldukları söylenir.
Fedakârlıkları alkışlanır.
Ama ertesi gün aynı kadın yine görünmeyen emeğiyle baş başadır.
Kadın çalışır.
Eve gelir, ikinci mesaisine başlar.
Çocuğun duygusunu düzenler.
Eşinin öfkesini tolere eder.
Yaşlı ebeveyni organize eder.
Kendi yorgunluğunu erteler.
Ve buna “kadın olmak” denir.
Hayır.
Bu bir sistem.
Simone de Beauvoir’ın söylediği gibi:
“Kadın doğulmaz, kadın olunur.”
Kadın olmak, bu topraklarda çoğu zaman sabretmeyi öğrenmektir.
Alttan almayı öğrenmektir.
Yük taşımayı öğrenmektir.
Kadından sabır beklenir.
Affetmesi beklenir.
Sürdürmesi beklenir.
Aldatılan kadın affetmezse suçlanır.
Aldatan erkek “bir hata yaptı” denilerek aklanır.
Boşanmak isteyen kadın “yuvayı yıkan” olur.
Aldatan erkek “zaafına yenilen.”
Bu çifte standart artık psikolojik şiddettir.
Kadınların en büyük yorgunluğu çalışmak değil;
değer görmeden çalışmak.
En büyük korkusu yalnızlık değil;
yalnız bırakılmak.
Sürekli küçümsenmek,
“abartıyorsun” denilerek susturulmak,
duygularının hafife alınması…
Bu görünmez şiddettir.
Ve görünmez olduğu için daha tehlikelidir.
Toplum kadının dayanıklılığıyla övünür.
Ama kimse o dayanıklılığın bedelini sormaz.
Kadın güçlüdür, evet.
Ama çoğu zaman güçlü olduğu için değil, başka seçeneği olmadığı için güçlüdür.
8 Mart, kadınların ne kadar güçlü olduğunu anlatma günü değildir.
Kadınların neden bu kadar dayanmak zorunda kaldığını sorgulama günüdür.
Çiçek vermek kolaydır.
Yük paylaşmak zordur.
Kadın güçlü olmak zorunda değil.
Adil bir düzen güçlü olmak zorunda.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun.
Ama asıl mücadele 9 Mart’ta başlıyor.













