“ Saçı uzun, aklı kısa” buyurmuş beyzadeler.
Buyurmuşlar da bilmezler mi ki doğada en akıllı tür dişilerdir, çünkü tüm epigenetikleri hayatın devamından sorumlu bir şekilde oluşmuştur. Bizde toprak “ana” dır ; doğuran, büyüten, besleyen. Artikelli Dünya dillerine baktığımızda çoğunda, Almanca ve Portekizce dışında toprak hep dişidir. (Özellikle Alman dilinde toprağın “erkek” olması çok ilginç. Dil bir kültürün ve geleneğin mirasıdır, Alman toplumu ve geleneklerinin doğurduğu yüzyılın katili Hitler geliyor aklıma. Ciddi bir araştırma ve yazı konusu.)
En büyük kahramanları erkek olan “resmi” tarihimiz “beyzadeler” tarafından yazıldığından, kadının bu tarih içindeki yeri ancak oluşturduğu skandallar ya da bir erkeğin yanında kapsadığı yerle anılır. Hürrem Sultan, Marie Antoinette, Klopatra… bu isimleri bilmeyen yoktur herhalde.
Edebiyatta, sanatta ve bilimde var olan kadınlar için hassas araştırma yapmak gerekir çünkü tarih onların mücadelesini bir şekilde saklamıştır.
Evet; nasıl bir “resmi” tarih varsa, bu tarihin içinde “beyzadeler” istese de istemese de kadının da binlerce yıllık bir tarihi var bu güne gelen.
Bu tarih; her ülkenin sosyo-ekonomik süreci içinde değerlendirilmelidir. Ortak olan tek şey, İlkel- Kominal toplum modelinden sonra gelen tüm sistemlerde kadın, değişik zamanlarda ama aynı biçimde ezilmiş ve yok sayılmıştır.
Batı ve Doğu toplumlarının sosyo ekonomik farkları bu yazının konusu değil ama bilinen bir gerçeklik. Dolayısıyla “kadının tarihi”ni, bu özellikleri göz önünde tutarak analitik bir bakış açısıyla incelemenin günümüzde yaşanılan sorunlara da ışık olacağı inancındayım.
Ana erkil düzenden, Ata erkil düzene ve Kapitalizme, Doğu toplumlarından çok önce geçen Batıdaki kadın, bu süreçte en zalim baskılara maruz kalmış, yakılmış, cadılık, büyücülükle lanetlenmiş. İktidarlar; düzenlerini oturtmak için hep ve her zaman dini inançları kullanarak yollarını açmışlardır ve bu inançların kurbanları da kadınlardır.
Şunu da biliyoruz ki her sistem içinde kendi zıtlıklarını yaratır. Kapitalizmin en güçlü geliştiği Fransa, İngiltere ve Almanya da bir varoluş problemini de birlikte getirmiştir. “BEN” olgusunun sorgulanıp gelişmesi, felsefe biliminin sorunsalları içine girmiştir.
Ve bu sorunsalların uzantısı olan yıllarca ezilip, yok sayılmış kadına da “feminizm” mücadelesinin yolunu açmıştır.
Felsefi ve sosyolojik gelişmeler ve değişim Feminist hareketin edebiyatını, sinemasını, ve sokak mücadelesini oluşturmuştur. Neticede bu güne gelirsek batılı kadın, kendi haklarını ciddi bir mücadele ile söke söke almıştır.
Bu gün, bu ülkelerde kadına şiddet yok mudur?… yerleşmiş Kapitalizmin kuralları içinde kazanılmış haklar ihlal edilmeden bir şiddetin olmamasının imkanı yoktur. Bu da ancak bir çeşit baskı, mobing gibi kendini gösterebilir.
Örneğin, artık orada kadınlar, eğer erkeğin psikolojik bir problemi yoksa, ayrılmak istediklerinde sokakta öldürülmezler. Zorla evlendirilmezler. Çocuk doğurmaları için evlilik kuralı yoktur.
İstedikleri gibi giyinebilirler. Bir kadın tek başına çocuk büyütmek isterse sistem ona destek olur. Ama bu düzenin ona vermiş olduğu bir hak değil, onun aldığı bir haktır!
Örneğin İsveç’te kadın hareketi işçi sınıfının önündedir, ona önderlik etmiştir. Ve isveçli kadınlar Avrupalı kadınlardan önce ve daha fazla hakka sahip olmuşlardır.
Gelelim ülkemize…
Diğer Ortadoğu ülkelerinden biraz daha şanslıyız bunun nedeni de Mustafa Kemal Atatürk gibi bir lidere sahip olmamızdır. Ama bu şansımız bizi kadın hakları mücadelesinde ne yazık ki diğer Ortadoğu ülkelerinden çokça ayırmaz.
Çünkü; şu anda kullandığımız tüm haklarımızın hiç birini mücadelemizle almadık.
Hepsi bize verildi!
Ve verilen hak da, aynı şekilde geri alınabilir!… bir de bunu unutmamak lazım.
Mücadeleyle alınan “Hak”şunu içerir; bir toplumun en az yüzde yetmişinin aynı düşünmesi!
Hakkın verilmesiyle bin yıllık gelenek görenek değişmiyor, alttan kuralını işletiyor bir şekilde…
Bu gün,herkesin bildiği gibi, senede yüzlerce kadın sokaklarda öldürülüyor, evlenmeden kurulan ilişkilerin cezası ölüm olabiliyor. Çocuklar sayılırken, sayılan sadece erkekler oluyor. Eğitim hakkı hala eşit değil…
“üç cocuğum var iki de kızım” duydum yakın zamanda…
Ve bizler… Okumuş, meslek sahibi olmuş, büyük şehirlerde yaşama şansı olan, ekonomik bağımsızlığımızı kazanmış kadınlar…
Tabi ki tüm bu yaşanılanlara önce “insan” olarak tepkimizi gösteriyoruz. Ama söz konusu “Feminizm” olduğunda oraya bir nokta koymak istiyorum.
Bizler; Feminizm kavramını, varoluş felsefesini batılı kaynaklardan okuduk, kabul ettik ama hayata nasıl geçirdik?
Ya salt erkek düşmanlığıyla ya da kadın bedenini ve özelliklerini inkar edip varoluşu erkek gibi davranmakta bularak. Yani biçimsel…benim kuşağımda yani yetmişlerden doksanlara…
Geriye bakıp düşündüğümde bu durumun benzeşmesini şöyle görüyorum.
12 Eylül öncesi, nasıl “devrimci”liği, Marks’ dan Mao’dan Lenin’den satırlar ezberleyerek yaptık.
Ve sonuçta ne oldu?
Onlar kendi ülke mücadelelerinin formüllerini, felsefelerini yazdılar biz onları ezberden uygulamaya çalıştık!
Çünkü öyle olması planlanmıştı!
Ama şunu da söylemem lazım biz çok güzel çocuklardık!
Sonra kanlı 1 Mayıslar, Cuntalar…
Burası Türkiye’ydi, Rusya ya da Çin değil.
Gençliğin bunu görmesine izin vermediler.
Ve tabi biz de göremedik.
Lenin,Stalin,Marks, Mao sokaklarda satılıyordu ama Dr Hikmet Kıvılcımlı yasaktı.( Dr Hikmet Türkiyenin sosyo-ekonomik tahlilini en doğru yapan bir bilim adamıdır ve 40 dan çok eseri vardır, meraklısına)
Türkiyedeki kadın hareketini, devrimci hareketten ayrı düşünmek olanaksız.
Sonrası… 80 sonrası.
Korkmuş, sindirilmiş bir kuşağın çocukları, torunları.
20 den fazla senedir, dile kolay, iktidar olan bir ideoloji!
Alıştıra alıştıra, verilmiş olan tüm haklarımızı sinsi elimizden alma planları…
Ve “Z” kuşağı….
Şimdi her kuşağın ve her yaş gurubunun bir ismi varmış “Z” nin taktığı… onları öğrenip ayrıca yazacağım.
Aslında onları suçlamıyorum çok zor bir dönemde doğdular ve çok kötü şeylere maruz kaldılar. Ve en acı tarafı, geçmişle hiç bir ilgileri yok, merakları yok, okuma alışkanlığı gittikçe azalıyor.
Kitapların kokusunu bilmiyorlar.
Maruz kaldıkları, şiddetle dolu TV ekranları, saç telinin gözükmesini günah sayan bir iktidarın televizyonlarında her türlü çarpık ilişkiler ve şiddet, ve şiddet. Haber programlarında. Kadın programlarında.
Türkiye yetmiyor, Amerikadaki şiddet!
Akıl şunu sormaz mı?
Bu kadar muhafazakar bir anlayış, buna nasıl izin veriyor?
Çünkü bir takım değerler savunarak da bitebilir.
Yorgun ve umudunu yitirmişler çok kolay yönetilir!
Gündeme uyumlu, ve iktidarın izin verdiği kadar!
Ciddi bir “simülasyon” uygulanıyor!
Alabildiğince yalnızlaşmış, umutsuz , mutsuz, tüketmek üstüne biçimlenmiş, ikili ilişkilerde hızlı ve sadece “id” le davranan, çok tutkulu seven ama aynı hızla unutan, gecelik ilişkileri sıradan sayan , ruhunu ve bedenini doyurmak için ilişki sitelerini kullanan yani özcesi kadın olarak “kaybolduğunun” farkında olmayan bir kuşak.
Bu asla bir suçlama değil bir tesbittir!
Çünkü başka türlü olamazdı!
Aslında bu yazıyı yazma nedenim ve ihtiyacım bir “ifşa” furyası nedeniyledir.
Ki şu anda beni doğrulayacak bir biçimde bitmiştir bu furya!
Şunu da söyleyeyim; ben Semah olarak her türlü sözsel, bedensel tacize gereken tepkiyi vermekten yanayım ve cinslerimin yanındayım.
Ama zamanında ve anında!
Geçmişte olmuş sen tepki gösterememişsin…aradan geçmiş beş yıl… o da bana bunu yapmıştı…
Yok öyle bir dünya!
Tamam var olacak öyle bir dünya ama önce sen o zaman niye sessiz kaldığının nedenlerini çözünce!
İşte bu yukarıda anlatmak çabasında olduğum bir tarihsel yapının sonucu.
Eğer her kadın, birey olarak bunun hesaplaşmasını yaparsa ancak o zaman bizler asal olan sokakda öldürülen kadının yanında olabiliriz.
Sevdiğiyle beraber olduğu için öldürülen kadının.
Ya da erkek arkadaşı tarafından taciz ,sözle ya da eylemle, ikisi de aynı, yanında olabiliriz
Eğer “benim vücudum, benim tercihim”… düzenin dayattığı 90-60-90 ölçülerine bir tepki olarak gelişiyorsa, bunu kadınsal bir cesaret gibi algılayan mantık tam bir APOLİTİK,ve sisteme hizmet eden bir mantıkdır!
Başkasının beğenisine göre davranmamak çok doğru ve olması gerekendir.
Sorun bu fikirde kaybolup kendini var etmek isterken, kendinden hoşnutsuzluğunu çok kötü bir biçimde sergilemektir.
90-60-90 0lmasa da “estetik” diye bir şey vardır.
Bunu tam karşılığı da “uyum” dur.
Güzellik bir bütündür…
Karışmış, karmaşıklaştırılmış kavramlarla hiç bir yere varamayız.
Uyanık, ayık, ve biraz farkında olalım…
Aksi halde, hiç bir tepkiye ikna değilim!












