(Sadece kadınlar için değil, insanlık için yazıyorum.)
Bu ülkede kadınlar nasıl ölüyor biliyor musunuz?
Verdiği karar için.
Boşanmak istediği için.
“Artık istemiyorum” dediği için.
Bazen de sadece yanlış adamın “seviyorum” dediği bir kadına dönüştüğü için.
Resmî verilere göre Türkiye’de her 3 kadından 1’i fiziksel şiddet görüyor.
Bu rakama utanç denmez; bunun adı toplumsal bir çöküştür.
Bir yılda öldürülen kadın sayısı, bazı ülkelerin kaybettiği asker sayısından fazla.
Evet, doğru okudunuz:
Kadınlar bir savaşın içinde yaşıyor-hem de görünmez bir savaşın.
Bu ülkenin kadınları:
evde dövülüyor,
sokakta tacize uğruyor,
iş yerinde mobbinge maruz kalıyor,
mahkemede adalet ararken bile suçlanıyor.
Ve biz hâlâ utanmadan “aile içi meseledir” diyebiliyoruz.
Bu ülkenin gerçeği:
- Kadınlar en çok evlerinde öldürülüyor.
- Katillerin yüzde 70’i ‘en yakını’ dediği erkekler.
- Sığınma evleri tıklım tıklım dolu, ama mahkeme koruma kararları boş kâğıt gibi.
- Her yıl “önlenebilir” cinayetler gazetelerde bir köşeye düşüyor:
‘Kıskançlık’, ‘öfke patlaması’, ‘tartışma büyüdü’.
Hayır.
Bunların adı “öfke” değil.
Bunların adı kadına karşı sistematik bir güç şiddeti.
Bu ülkede kadınların kaderi bile erkekler tarafından yazılıyor.
Boşanmak istese ölür, evlense susar, şikâyet etse suçlanır, kaçsa bulunur, öldürülür.
Ve sonra bir mahkeme salonunda adam “Pişmanım” der…
İndirim alır.
Kadın ise tabutta taşınır.
Bu ülkede kadınlar yaşamak için strateji üretiyor:
Anahtarı parmaklarının arasına sıkıştırmak…
Konum paylaşmak…
Gece hızlı yürümek…
Taksi plakası fotoğraflamak…
Arkasına bakmak…
Sustukça hayatta kalmaya çalışmak…
Kadınların bunları yapması normal değil;
bu devletin ve toplumun üzerine titremesi gereken en ağır alarm.
Gerçek şu: Kadınlar korktukları için değil, yalnız bırakıldıkları için ölüyor.
Kadınları öldüren sadece bir adamın yumruğu değil;
bir devletin yetersizliği,
bir toplumun sessizliği,
bir mahkemenin indirim kararı,
bir komşunun duymazdan gelişi,
bir annenin “Yuvasına dön kızım” cümlesi,
bir babanın “Aman boşanma el âlem ne der” korkusu,
bir öğretmenin, bir imamın, bir siyasinin susuşu.
Toplumsal suç dediğimiz şey tam olarak budur.
Bir gerçek daha:
Kadınlar ölürken, biz hâlâ “Her şeye rağmen aileyi koruyalım” derken daha çok kadın kaybediyoruz.
Aileyi korumak değil;
Kadını korumak,
çocuğu korumak,
insanı korumak gerekir.
Aile, şiddeti sessizce saklayan bir perde değildir.
Bugün 25 Kasım.
Yine fotoğraflar paylaşılacak, bir iki hashtag atılacak, herkes siyah giyinecek, sonra hayatına devam edecek.
Ama ben soruyorum:
Bir kadın daha ölmeden neyi değiştireceğiz?
Ne zaman şiddeti ‘kadın meselesi’ olmaktan çıkarıp bir insanlık suçu olarak göreceğiz?
Ne zaman bir kadının kaderi, bir erkeğin ruh hâline teslim edilmeyecek?
Susmak, taraf olmak demektir.
Bahane üretmek, suça ortak olmaktır.
Göz yummak, şiddeti meşrulaştırmaktır.
Ve son söz:
Bu ülkede bir kadın öldüğünde, sadece bir insan değil;
bir anne, bir evlat, bir hayat, bir gelecek, bir toplum da ölür.
Bu yüzden 25 Kasım bir anma günü değil, bir isyan günüdür.
Ve bu isyan susmayacak.
Biz susmayacağız.
Ben susmayacağım.
Sen de susma.
Çünkü bir kadının hayatı, bir toplumun namusudur.
Uzman Psikolog Esra Tanrıverdi
( Eski bir kadın sığınmaevi müdürü)













