YAZARLAR Zehra İpşiroğlu
12
14
16
18
10/07/2017 08:56
Sevgili Türkan Saylan

Bazen artık aramızda olmayan sevdiklerimize mektup yazmak geliyor içimizden. Mektubu kaleme alırken yazdığımız kişi sanki yaşıyormuş ve bu mektubu okuyacakmış gibi bir duygu bu. Bir tür yanılsama oyunu mu? Hayır, bence çok gerçek, çünkü o kişi içimizde yaşıyor ve biz yaşadığımız sürece de yaşayacak, bu açıdan da hayatta olup olmaması önemli değil. Ben de on bir yıl sonra “Yapıcılığın Gücü, Türkan Saylan’la Söyleşiler” kitabı üçüncü baskısını yaparken size yeniden yazma gereksinimi hissettim.

Biliyorsunuz, bundan tam on dört yıl önce bu kitap projesi kafamda yeni yeni oluşmaya başladığında size bu öneriyle gelmiştim. Çağdaş Yaşam’da alışıldık dernek mekânlarından fersah fersah uzak olan, renk renk kitaplar, resimler, kilimlerle dolu olan odanızda bu proje üzerine ilk konuşmamızı dün gibi hatırlıyorum; güler yüzle beni karşılamanızı, her zamanki olumlu halinizi, içtenliğinizi, doğallığınızı... Bir şey daha var: Konuşmamız sırasındaki heyecanımı, zaman zaman size sımsıkı sarılmamak için kendimi tutuşumu da çok iyi hatırlıyorum. Konuşurken frekansların tuttuğunu hissettiğiniz insanların sayısı fazla değildir. Oysa siz bunu, yakınlarınızdan benim gibi iş arkadaşlarınıza; öğrencilerinizden iletişim içinde olduğunuz bürokratlara ve politikacılara; güvenlik görevlisinden çaycısına kadar neredeyse herkesle başarıyorsunuz. Kim size yaklaşsa aynı duyguya kapılıyor ve size sevgi, saygı ve hayranlık hissediyordu. Nitekim sizin aramızdan ayrılışınızdan sonra sizinle ilgili bir belgesel film projesi bağlamında, sizinle bir şekilde yaşamı kesişmiş olan, farklı toplumsal katmanlardan gelen çok kimseyle söyleşi yapmıştım. Bunların arasında hastalarınız da vardı, güvenlik görevlisi de. Birbirinden çok farklı olan bu insanların ortak yanı sizinle iletişimlerinde benim yaşadıklarıma benzer duyguları yaşamış olmalarıydı.

Yine on dört yıl önceye dönelim: Sizin  genç yaşlı, kadın erkek dokunduğunuz herkesi etkileyen bu gizilgücünüzün sırrı neydi? Hiç saldırgan olmadan,  kutuplaşma yaratmadan  nasıl bu kadar geniş kitlelere ulaşabiliyordunuz? İşte belli bir tasarımdan yola çıktığı için gelişigüzel bir söyleşi olmaktan çok uzak olan bu kitabın amacı bunu ortaya çıkarmaktı. Söyleşi aylarca sürdü.

O günlerde benim için önemli olan tek şey sizinle birliktelikti; karşılıklı konuşmak, tartışmak ve düşünce alışverişiydi. Kar kış kıyamet,  iyice buz tutmuş merdivenleri kaya kaya sabahın erken saatlerinde  Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği binasında buluşmamızı, sallama çaylarla kendimizi ısıtarak konuşmaya dalışımızı, benim Atatürkçülük gibi bir çok açıdan  farklı düşündüğümüz konular üstüne zaman zaman kışkırtıcı sorularıma verdiğiniz çok sakin ve sevecen yanıtlarınızı bir film sahnesi gibi kaydetmişim belleğime.

Diyebilirim ki bu kitap benim için yol gösterici oldu. Meslek yaşamımdaki çalkantıları yavaş yavaş geride bırakmaya başladım. Sorunları bir bütün olarak görmeyi, kutuplaşma yaratmamayı, korku ve öfke gibi olumsuz duygulara kendimi kaptırmamayı, kısacası farkındalığı öğrenmeye başladım. Bütün bunlar sizin yapınıza ait bir şeydi, doğal duruşunuzdu, ama benim bu davranış biçimlerini öğrenmem gerekiyordu. Başardım mı?  Bir dereceye kadar evet. Kimi insan vardır ki bize yeni ufuklar açar, yaşamımızı zenginleştirir. Sizinle yollarımızın kesişmesi sizinle karşılaşan birçok insan gibi bana da yeni ufuklar açmıştı.

Kitabımızı tanıtmak için İstanbul, Bursa gibi kitap fuarlarında bir araya geldiğimizde bu konular üstüne çok konuşuyorduk. Hep çözüm üretmek peşinde olduğunuz için hiçbir şey kolay kolay canınızı sıkmıyordu. Ama bir şeyden hoşlanmıyordunuz, o da yakınma, ağlaşma, kendini kurban olarak görme ya da öfke, kısaca olumsuzluk. Çünkü size göre bir çıkar yol her zaman vardı.

Kitabımızın çıkmasından birkaç yıl sonra s absürt boyutlara ulaşan Ergenekon davası sürecinde  sizi haksız  yere suçladıklarında, hastalığınız son aşamasına gelmiş olmasına rağmen sonuna kadar  direndiğinizde;  ama sonra sizin için artık her şey sona erdiğinde  sizinle hastanede vedalaşmaya geldiğimde hala her zamanki gibi güler yüzlü ve sevecen olmanıza  şaşırmıştım. Özellikle doktorların size karşı çok özenli olmalarına karşın sizin fazlasıyla sahip  olduğunuz empati duygusundan ne kadar yoksun  olduklarından yakınmıştınız. Üstümde sizin en sevdiğiniz renk olan çivit mavisi bir atkı vardı. Bu atkıya uzun uzun bakıp  gördüğünüz bir rüyayı anlattınız bana. Bu rüyada siz hastaymışsınız ve tekerlekli  sandalyedeymişsiniz, bir dükkanın vitrininde  çok hoşunuza giden çivit mavisi bir ceket görüyorsunuz. Ceketi size getiriyorlar, giymek istiyorsunuz ama size çok dar geliyor, ceket bedeninize uymadığı için üzülüyorsunuz. O sırada köpeğiniz Bodo’yu görüyorsunuz. Ölü gibi yatıyor. Çok telaşlanıyorsunuz, ölmüş olabilir mi? O sırada uyanıyorsunuz.

“Hoşça kalın Sevgili Türkan Hanım”, dedim yanınızdan ayrılırken, kendinize iyi bakın ya da yeniden görüşmek üzere diyememenin acısını hissederek. Yanımda arkadaşım Şeyda Ozil vardı. İkimiz de sizin yanınızda nasıl dimdik kaldığımıza, nasıl gözyaşlarına boğulmadığımıza şaşırmıştık. Ama başka türlüsü mümkün müydü?

Rüyanızı düşünüyorum da, belki de bu rüya sadece ölümü değil, sizi de anlatıyordu, belki de öylesine geniş ve derin yürekliydiniz ki bu dünya size dar ve sığ geliyordu, tıpkı üstünüze uymayan ceketiniz gibi. Belki de sizin sırrınız ego merkezli bir yaşamın dar sınırlarını çoktan kırmış olmanızdı. Ne dersiniz, bu rüya benim bu kitapta çıkarmaya çalıştığım iletiyi en güzel biçimde görselleştirmiyor mu?

Pek çoğumuz egolarımızın dar sınırları içinde kapanıp kalmışız. Yaşamda sevgi, yapıcılık, empati, dayanışma gibi bizleri buluşturan inanılmaz bir gizil gücün olduğunun farkında bile değiliz. Egomuzu korumak için durmadan duvarlar ördüğümüzün, ama bu duvarları örerken, sadece başkalarını dışlamakla kalmadığımızın, aynı zamanda kendimizi de duvarların içine hapsettiğimizin farkında bile değiliz. Mutsuzuz, ama mutsuzluğumuzun nedenlerinin farkında bile değiliz.

Güç, iktidar, para, şiddet, savaş... Daha fazla güç, daha fazla iktidar, daha fazla para, daha fazla şiddet, daha fazla savaş... Bu kısır döngünün içinde yıldırım hızıyla felakete doğru gidiyoruz.

Siz gideli öyle çok şey oldu ki! Sadece ülkemizde değil, bütün dünyada da. Savaştan kaçan mülteciler akın akın Avrupa kapılarına dayandılar; acı ve felaketler birbirini izliyor. Zengin ve yoksul arasındaki uçurum  gün geçtikçe daha da artıyor. Sosyal devlet anlayışı çökmek üzere. Avrupa Birliği çözülüyor. Birçok Avrupa ülkesi mülteci sorunuyla nasıl başa çıkacağını düşünürken duvarlar örüyor. En kötüsü de insanları giderek duyarsızlaştıran zihinsel duvarların empati duygusunu yok etmesi.

Amerika’yı ise bugün insan haklarını hiçe sayan, kadını aşağılayan tam bir zırdeli yönetiyor.  Başa gelir gelmez ilk işi Meksika sınırında duvar örmeye kalkışmak oldu, ikinci işi Müslüman mültecileri ve göçmenleri terörist ilan ederek dışlamak, üçüncü işi işkence gibi insan haklarına aykırı yöntemleri kabul ettirmek için girişimde bulunmak...

Ya biz, biz bu gidişatın neresindeyiz? Bundan yapıcılığın izini sürdüğüm bu kitapta söz bile etmek istemiyorum. Ama şuna inanıyorum ki biz de bütünün bir parçasıyız, hiçbir şey durup dururken olmuyor. Başımızdakiler de durup dururken gelmediler, biz onları istedik, çağırdık. Bu, dünden bugüne olan bir şey de değil. Yıllarca süren çok  uzun bir sürecin son halkası.

Kitabımızda toplumumuzdaki eril, feodal ve otoriter yapılanma, bu yapılanmanın insanlar, özellikle de kadınlar üstündeki yıkıcı etkisi, geniş halk kitlelerinin terk edilmişliği, geri bırakılmışlığı üstüne ne kadar çok tartışmıştık!

Acaba siz aramızda olsaydınız bütün bu gelişmelere ne derdiniz? Yaşadığımız karanlık ortamda bir umut kıvılcımı gibi ışıldayan Taksim Gezi olaylarını nasıl değerlendirirdiniz?  Bu ışığın bir an parlayıp sönmesini nasıl açıklardınız?

Kitabımızda  1984-2004 yıllarını anlatıyoruz. Anlattıklarımız bir belge niteliğinde. Nurdan Arca  sizinle söyleşimizi kaydettiğim malzemeden yararlanarak  büyük bir sevgi ve özenle hazırladığı "Türkan Saylan Anlatıyor" belgeselini ÇYDD’ye armağan etti.  İsteyenler bu değerli belgeseli you tube’dan izleyebilecekler.  İnanıyorum ki  sizi  görmek,  sesinizi duymak  hepimize güç verecektir.

Bundan sonraki gelişmeler üstüne düşünmek ve yapıcı  çözümler üretmek okuyucuya kalıyor. Bu açıdan kitabın üçüncü yazarının okuyucumuz olduğu görüşüne katılacağınızı düşünüyorum.

Şunu hepimiz biliyoruz ki yapıcılık zor iş; emek istiyor, özen ve sevgi istiyor, empati ve dayanışma istiyor. Yapıcılık, egonun dar sınırlarını çok ama çok aşıyor. Yıkıcılık ise çok kolay, çünkü üstüne titrediğimiz, özenle koruduğumuz her şeyi bir anda yıkıp götürüyor. Bunun izlerini bireysel ilişkilerden sosyal ve toplumsal ilişkilere ve politikaya kadar günlük yaşamın her alanında görebiliyoruz.

Öyleyse ne yapacağız? “Umudumuzu yitirmeyeceğiniz.” dediğinizi duyar gibi oluyorum. “Doğru bildiğimiz yolda adım adım ilerleme ilerlemeye çalışacağız, tökezleyip düşsek de, canımız acısa da devam edeceğiz. Çünkü yapıcılığın tohumlarını eğer bir yerlere atmışsak, hiç düşünmediğimiz, ummadığımız, beklemediğimiz yerlerde mutlaka yeşermeler yeşermeye  başlayacaktır. Çünkü umut her zaman vardır. Yıkıcılığın ortalığı kasıp kavurduğu dönemlerde bile.’’

Önceki Yazılar :

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :