YAZARLAR Zehra İpşiroğlu
12
14
16
18
21/09/2017 20:35
Kuyudaki Kurbağa ile Gökyüzündeki Kartal

Değişen ve değişmeyen

Günlük yaşam birbirini yineleyen anlardan oluşuyor gibi. Oysa hiç bir şey aynı değil. Tekrarın içinde sürekli değişen bir şeyler var. Bu değişimi keşfettiğimiz ve onun ritmine ayak uydurduğumuz anda yaşamımızda çok şey değişecektir. Sözgelimi her sabah kalkıp işe gitmemiz gerekiyor. Ama bir sabah içimiz sıkılarak kalkarken, başka bir sabah için kıpır kıpır kalkabiliriz.Bir sabah şakır şakır yağmur yağarken, ertesi günü her yer günlük güneşlik olabilir.Bu ufak tefek değişim anları yaşamımıza canlılık ve renk getiriyor. Çünkü her şey aynı olsa yaşamımız çok sıkıcı ve tekdüze olurdu. Önemli olan değişimin bilincinde olmamız. Değişimin getirdiği güzelliklerin de sözgelimi yeni açmış bir çiçeğin, hoş bir gezintinin, yeni kurulan bir dostluğun ya da okuduğumuz yeni bir kitabın üzerimizde bıraktığı izlerin ayırdına varabilmemiz.

Değişime içimizden evet diyorsak ve her sabah gözlerimizi açtığımızda bakalım bugün bize ne getirecek diye merakla yeni bir güne başlayabiliyorsak, değişimin ritmine ayak uydurduk demektir..

Geleneklerle hesapkalmak

Değişim yaşamın akışı. Peki, bizler neyin değişmesini istiyoruz, neyin kalmasını? Günlük yaşantılardan yaşamımızı belirleyen önemli olaylara değin her şeyi düşünebiliriz değişim düzleminde. Değişimi bilinçli olarak yaşıyorsak, onu yönlendirmek de bir dereceye kadar bizim elimizde.

Geleneklere, törelere, alışkanlıklara aşırı bağlı olanlar her tür değişimden korkuyorlar. Oysa yaşamın akışı içinde doğal bir biçimde bunlar da değişiyor.

Geleneklere bağlılık anlamsız bir şey mi? Elbette ki değil. Önemli olan bu bağlılığın körü körüne değil, akılcı bir biçimde olması. Geleneklerle içsel bir hesaplaşmaya girebilmeliyiz. Hangi geleneklerin özellikle kalmasını istiyorum, hangi gelenekler bugünkü yaşama uymuyor ve yavaş yavaş değişiyor? Örneğin bizim geleneğimizde büyüklere saygı vardır; bu modern tüketim toplumlarında çoktan geçmişe karışmış olan çok güzel ve değerli bir gelenek ve kuşkusuz özenle korunması gerekiyor. Yaşlılara saygı ve sevgi gösterilmesi, onların yaşam birikimine ve deneyimine değer verilmesi kuşaklar arası iletişimin sağlıklı gelişebilmesi açısından ne kadar önemli!

Öte yandan bir özdeyişin dile getirdiği gibi ‘Büyüklere saygı küçüklere sevgi’ sözü bugün ne derecede geçerli? Neden küçüklere sevgi gösteriliyor da saygı duyulmuyor? Saygı ve sevgi her tür ilişkinin temelini oluşturmuyor mu? Hem küçüğün büyüğe hem de büyüğün küçüğe hem sevgi, hem de saygı göstermesi gerekmiyor mu?

Kuşaklararası çatışma

Geleneklerle hesaplaşma sürecinde kimi kez bizden önceki kuşakla aynı düşüncede olmadığımız durumlar da olabilir. Bu da doğal, çünkü kuşaklar arası düşünce ayrılıklar çok doğal bir olgu.

Kendi gözlemlerimden bir örnek: Demokratik İşci Derneği beni Hamburg’a göçmen işcilerle bir söyleşi yapmaya çağırmıştı. Söyleşi sırasında arada Almanca sorular soran etkin ve girişken bir genç bir kız dikkatimi çekti. Neden Türklerin olduğu bir çevrede kız Almanca konuşmayı yeğ tutuyordu? Türkçesi yeterli olmadığından mı, yoksa bunun başka bir nedeni mi vardı? Söyleşi sonrasında bizi yemeğe götürdüklerinde genç kız yanıma oturdu, adı Kader’miş, üniversitede işletme okuyormuş. Öbür tarafımda ise alacalı bulacalı çiçekli uzun elbiseli başörtülü, yüzü güneşten kırış kırış olmuş bir köylü kadın oturdu, o da Kader’in annesiymiş. Kader’in Türkçesi düzgündü. Annesi duymaması için alçak sesle yaşamını anlatıyordu.

Biz üç kardeşiz. İki erkek kardeşim var, onlar daha okula gidiyorlar. Babam bir iş kazasında iki yıl önce ölünce bütün aile yıkıldık. Ama yaşam sürüyor işte , annem de gene eskisi gibi fabrikada çalışıyor, biz de okuyoruz. Annem tekrar evlenmek istemedi , bizleri sağ olsunlar eş dostun yardımıyla tek başına okutuyor.Kolay değil tabii. Az önce sizinle Almanca konuştum, çünkü söylediklerimi herkesin anlamasını istemiyorum. Öyle bağnaz tipler var ki bizim çevrede, annemi de hep olumsuz etkiliyorlar. Anneme baskı yaptılar, kardeşlerimi Kuran kursuna göndermesi için, benim de başımı örtmemi istediler ama ben istemedim. Onların hayatıma karışmalarından çok korkuyorum. Okumayı çok seviyorum, bu nedenle liseyi bitirdim ve üniversiteye girdim. Öğretmenlerim benden memnunlar, başarılarımı övüp duruyorlar ama ağzımla kuş tutsam annemin gözüne giremiyorum. Liseyi bitirdim ya, bu yeterli onun için. Okumamı istemiyor ki. Bir an önce evlenmeliymişim. Erkek kardeşlerimle didiştiği yok, onun derdi hep ben’im.Belki kız olduğum için sorumluluğum ona ağır geliyordur. Ama işte ben evlenmek istemiyorum, okumak istiyorum. Önce iyi bir mesleğim olmalı, kendi ayaklarımın üstünde durmalıyım, kimseye muhtaç olmadan yani. Ama anneme laf anlatmak bilseniz ne güç. Keşke uzaklarda bir yerlere gidip oralarda okuyabilsem. Buralardan uzaklaşabilsem, kendi yolumu bulmam kolaylaşacak. Ama nasıl yapacağımı bilemiyorum..”

Kader bana içini dökerken, annesi de bir yandan kolumu çekiştirip duruyordu.”Kader konuşmaya bayılır abla, pek bir çenebazdır benim güzel kızım. Ama sen onu gene de çok lafa tutma, bırak bir şeyler girsin garibanımın kursağına. Görmüyor musun bir et bir kemik kalmış. Kim beğenir ki onu bunu bu haliyle?”

Kader’in annesine kızının okumak istediğini ve çok başarılı olduğunu, onunla gerçekten gurur duyması gerektiğini söyledim ama o, he, he diye başını sallamakla yetiniyor, bir yandan da kaygıyla Kader’in yarı boş duran tabağına bakıyordu. Belli ki aklı başka yerlerdeydi.

Kader’in öyküsü modern yaşamla geleneklerin çatışmasına tipik bir örnek veriyor. Kader’in geleneklerin baskısından bütünüyle kurtulması ya annesini ikna etmesine, ya da annesini etkileyebilecek kişilerin desteğini almasına bağlı. Doğal ki burada annenin nasıl bir çevre içinde olduğu ve ne tür baskılarla karşılaştığı da önemli.Bir kadının üç çocuğunu da tek başına büyütmesi bizim toplumuzda hiç de kolay değil. Öte yandan anne koruma duygusu ve sevgisiyle de Kader’i engelliyor olabilir, çünkü Kader’in kendisinden uzaklaşacağından korkuyor. Ama Kader gibi akıllı bir kız için annenin bu korkusunu gidermek ve onu rahatlatmak çok zor olmasa gerek. Her şekilde gözlemlediğim kadarıyla Kader’in ne istediğini bilen, kendine güvenen, başarılı bir kişiliği var, yüksek öğrenime bir kere başlamış, bitirmeye de kararlı.Bu açıdan kendi yaşamını dilediği gibi biçimlendirmeyi başaracağından eminim. Önemli olan bu sürecin kendisi ve ailesi için sancılı geçmemesi, kısaca aile ilişkilerinin yıpranmaması.

Kuyudaki kaplumbağa ve gökyüzündeki kartal

Kuşaklar arası çatışma özellikle göçmenlerde işin içine dil ve kültür sorunu da girdiğinden çok daha yoğun ve karmaşık bir biçimde yaşanıyor. Çünkü tıpkı bir kaplumbağın sırtında evini taşıması gibi göçmenler de geldikleri yörenin düşünce biçimini ve dilini, adetlerini, geleneklerini ve törelerini sırtlarında taşıyorlar. Genç kuşak ise öylesine bölünmüş bir yaşam içinde ki kendi yolunu bulmada ister istemez çok zorlanıyor.

On yıldır Almanya’da yaşayan sosyal danışman ve gazeteci Songül Karadağ bu konuyla ilgili olarak bana yazdığı bir mektupta hem genç bir anne, hem de bir sosyal danışman olarak, hem de kendi geçmişine de bakarak bu sorunu şöyle değerlendiriyor: “Yoksul, eğitim alma şansı olmamış çevrelerde gençlerle yetişkinler arasında bir uçurum var gibi. Örneğin ben ve benim kuşağım üniversiteye girme şansı elde ettiğimiz halde, anne babalarımızın okuma yazmalarının bile olmaması ilginç değil mi? Annemle aramda birtakım sorunların çözülmesi bir yana, konuşulması bile mümkün değildi. İki ayrı dünya iki ayrı bakış açısı... Buna rağmen birbirimizi anladığımız zamanlar da oldu. Yani kendimize göre bir anlaşma zemini yaratmıştık. Ama kafamızın bir yerinde, ailelerimizle yaşadığımız sorunların sadece yaşla ilgili değil, bunların kültürel bir arka planı olduğunu da sezerdik. Renksizdi bu sorunlar. Başka bir deyişle tarifsiz. Ne olduğunu tam bilemezdik aslında, o yüzden dile getiremezdik. Böylece çözümü imkansızlaşırdı. Sanırım bir sorunu çözümleyebilmek onu anlamaktan, daha doğrusu tanımlayabilmekten geçiyor“.

Songül yıllar önce anne-babasıya yaşadığı ilişkiyi, yıllar sonra çocuklarıyla rol değiştirerek yaşayacağını düşünüyor. Nedenini de Almanya’ da yaşamasına ve çocuklarını, yeterince tanımadığı bir sistemde, başka bir anadilde yetiştirmesine bağlıyor. Bu açıdan da aradaki tek sorunun kuşak çatışması olmadığını düşünüyor. „Ne tuhaf, dedem Ermeni olduğu halde Kürtçe öğrenmek ve müslümanlaşmak zorunda kalmış. Annem ve babam, hatta ablalarım, köyden kente göç ettikleri için Türkçe öğrenmek zorunda kaldılar. Ben ise Almanya’ ya yerleştim ve Almanca öğrendim ve tüm çabama rağmen gene de bu dili anadili gibi kullanamayacağımı biliyorum“ diyor „Daha bu sabah beş yaşındaki oğluma ‘Göçmen nedir?’ sorusunu yanıtlamak zorunda kaldım. Beni yarın çocuklarımla hangi sorunlar bekliyor bilmiyorum ama o sorunları en az sancıyla atlatabilmek için kendimi donatmaya çalışıyorum. Sanırım benimle aynı yaşlarda çocuk sahibi olan Alman arkadaşlarım on yıl sonra salt kuşak çatışması yaşarken ben ikiye katlanmış bir sorunla boğuşacağım. Bilmiyorum belki de korktuğum gibi olmaz. Sanırım barışamadığım sorunların başında anne ve baba tarafından desteklenmemiş olmak, potansiyel tehlike olarak görülmek ve öyle lanse edilmek geliyor.Bu duyguyla yaşamak aslında hiç kolay değil. Güven-güvensizlik de giriyor tabi işin içine. İlginç bir durum“.

Songül benzer duyguları ablasının kızı Sultan’ın da yaşadığını anlatıyor mektubunda. Sanatsal yanı ve doğal olarak iç dünyası çok gelişmiş bir genç kız olan Sultan annesinin kendisini anlamadığını düşünüyor ve bundan dolayı da çok üzülüyor. Oysa Songül’ün ablası çocuğunu anlayabilmek için büyük çaba harcıyor. Elinden geleni yapmaya hazır, psikolojik terapiye gitmeye bile razı!. Ama kızı ile arasındaki duvarları kırması hiç de kolay değil. Songül’ün ablası yarı Türkçe yarı Kürtçe konuşup düşünürken, kızı okulda çok başarılı bir öğrenci olarak, Almanca konuşuyor, düşünüyor, yazıyor, dahası bir tiyatro grubunda oynuyor.

„ Ablam kendi sınırlı dünyasının dışına çıkamadığından onu anlamakta zorlanıyor“ diyor Songül“ Biri kuyudaki kurbağa gibi gökyüzünü kuyu ağzı olarak görüyor, öteki kartal olmak, en yükseklerde olabildiğince uçmak, kendini, içinde olduğu doğal çevrenin dışında var etmek istiyor“.

Önceki Yazılar :

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :