YAZARLAR Zehra İpşiroğlu
12
14
16
18
18/08/2017 17:41
Kadınlara yönelik şiddet artıyor

Son yıllarda kadına yönelik şiddet hem arttı hem de görünürlük kazandı. Belki artmasının nedeni kadınların yavaş yavaş bilinçlenmeleriyle ilgili. Bir çok kadın kendilerine erkekler tarafından dayatılan bir yaşamı artık istemiyor. Okumak, meslek sahibi olmak, kendi seçtiği kişiyle evlenmek, istediği gibi bir yaşam kurmak, mutsuz bir evlilikten kurtularak boşanmak, çocuk doğurup doğurmayacağına kendisi karar vermek isteyen  kadınların sayısı günden güne artıyor. Kolektif bir karşı koymayı dile getiren Gezi olaylarında kadınlar başı çekiyordu. Gezi’de kadınların nasıl bir gizil gücü oluşturdukları iyice belirginleşmişti. Bu toplumda bir şeyler değişecekse bu mutlaka kadınların aktif katılımıyla gerçekleşecek.

Öte yandan geleneklerin ve dinin baskısı bugün doruğuna ulaşmış durumda. Dinci ve milliyetçi eril söylemlerin insan, kadın ve çocuk haklarının önüne geçtiği bir ortamda kadınların birçoğu bu söylemleri kolaylıkla içselleştirebiliyor. Kadının kapatılması bu söylemin bir uzantısı.  Kadınlar yıllarca kapatılma savaşımını verdiler ve sonunda kazandılar.  Sözgelimi  herhangi bir kadın kapanması gerektiğini söyleyen dinci bir söylemin etkisinde olduğu için ya da keyfi istediği için başını örtüyor. Bu  kimseyi ilgilendirmez, çünkü onun seçimi.  Ama dinin politik amaçla kullanılarak kadının kapatılması bugün artık iyice  kanıksanmış bile olsa,  yine de tehlikeli bir oyun.  Bugün İslam ülkelerinde kadının köle durumunda olduğu, ona hiç yaşam hakkı tanınmadığını, en küçük karşı çıkışta öldürüldüğünü  bilmeyen yok.  Öyle olduğu halde toplumumuzda bir kesim kadın,  kadını sımsıkı kuşatan eril zihniyeti öylesine içselleştirmiş ki yarın  öbür gün “kocamdır döver de söver de, yaşatır da öldürür de”  zihniyetiyle dayak yeme, dahası öldürülüp yok edilme  mücadelesine bile girebilirler. Toplumdaki kutuplaşmanın uzantıları kadın üstüne sürdürülen tartışmalarda belirgin bir biçimde ortaya çıkıyor. Bütün bunlara kayıtsız kalmamız  olanaksız.

İstanbul Üniversitesi’nde kurduğum Dramaturji ve Tiyatro Eleştirmenliği Bölümü’nde ve  Almanya’da çalıştığım Essen Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nde  verdiğim  yaratıcı yazma ve röportaj derslerinde  kadın sorunlarından göçmenlerin sorunlarına, sokakta yatan varoşların yaşamından Almanya’daki göçmen çocuklarının sorunlarına değin çeşitli konulara  yer verdik. Ama bu konuların başında hep kadınların sorunları gündeme geliyordu. Kadın ve göç, kadın ve şiddet, namus sorunu, töre cinayetleri vb. konular gündemimizden hiç çıkmıyordu. Zaman içinde çok zengin  bir malzeme oluştu. Ben de bu alandaki çalışmalarımda bu malzemeden çok yararlandım.

Hem yazınsal hem de röportaj kitaplarımda  bu öykülerin ardındaki mekanizmaları ve bu mekanizmaları harekete geçiren zihniyeti ve ideolojileri göstermek istiyorum. Ancak bunu başarabilirsek  bazı şeyleri  değiştirmenin yollarını açmış oluruz. Bu da  tabii konuyla  entelektüel düzeyde bir hesaplaşmayı koşulluyor. Sözgelimi  bir kadınla röportaj yaparken sadece onun söylediklerine bağlı kalmamamız, söylenmeyenleri, yani boş alanları da hesaba katmanız gerekir, kadını sadece anlattıklarıyla değil beden diliyle, bizimle kurduğu iletişim biçimiyle vb. suskunluk anlarıyla da alımlamaya çalışmalıyız. Yani belgelerden yararlanarak yazmak empatinin dışında gözlemcilik, göstergeleri önyargısız okuma, bağlantıları kurarak yorumlama gibi yetileri de beraberinde getiriyor.

Sözgelimi  Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nda Ayla Algan rejisiyle iki yıldır sahnelenen, bir çok turnelere katılan şimdide Ukraynacaya çevrilmiş olan Lena, Leyla ve Ötekiler adlı tek kişilik oyunum da böylesi bir çalışmanın ürünü olarak ortaya çıktı.  Umarım İzmirlikler de bu oyunu görme fırsatını yakalarlar.

Ukrayna’dan Türkiye’ye göç eden bir kadınla yaptığını görüşmeler, somut verilerden hareketle oyun metnini oluşturuyor. Günümüzde göç çağında yaşıyoruz. İnsanlar savaş, ekonomik kriz, işsizlik vb. nedenlerle  yerlerinden yurtlarından  oluyorlar. Bu çok bugüne özgü bir olgu.  Lena Leyla ve Ötekiler de bir göç öyküsü. Ama bu gönüllü bir göç. Ukraynalı kültürlü bir aileden gelen Lena bir Türk'e aşık olup İstanbul’da varoş bir yaşamın içine düşüyor. Böylece bir tür kimlik bunalımı yaşıyor.  Göç ister zorunlu ister gönüllü olsun kolay bir olgu değil, ama kadınsanız bunun acısını daha da çok yaşıyorsunuz.

Göç olgusunu  Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı ödülü alan sonradan tiyatroya da uyarlanan Özgürlük Yolları kitabımda daa da ele aldım. Özgürlük Yolları’nda Türkiye'den Almanya’ya göç etmiş ailelerin çocuklarının yaşadıklarını anlatıyor. Özgürlük Yolları ile Lena Leyla ve Ötekiler’in ortak yanı toplumsal cinsiyet konusu.  Ataerkil zihniyetin ağırlık kazandığı ve kadının yaşamının büyük oranda kısıtlandığı  geleneksel yaşamla modern yaşam arasındaki  sıkışmışlık ana temayı oluşturuyor. Özgürlük Yolları’nda gençlerin bu sıkışmışlığı hangi engelleri geçerek aştıklarını anlatıyorum. Kitabın hazırlanış süresince  topladığım onlarca öykünün içinde  özgürlük yollarını açmayı başaranların öykülerini seçtiğim için gençlere umut veren yol açıcı  bir kitap. Lena Leyla ve Ötekiler’de ise böyle bir umut yok, çünkü yaşadıkları sonucu kimlik bunalımına girerek akıl hastanesine düşen Lena'nın kurtulup kurtulamayacağını bilemiyoruz.  Her iki çalışmanın da ortak yönü gerçek öykülere dayanması.

Lena Leyla ve Ötekiler’inöyküsü çok ilginç. Tiyatro öğrencilerimden Emine Harmanlı Ukrayna’dan evlenerek gelip Türkiye’ye yerleşen ve ailenin isteği üstüne müslüman olup kapanan bu kadınla iş yerinde tanışmış ve ondan çok etkilenmişti.  Bu nedenle onunla uzunca bir röportaj yaptı.   Okuyunca ben de etkilendim ve kadınla tanışmak istedim. Türbanlı, aydınlık yüzlü güzelce bir kadın geldi evime. “Siz benimle acaba Lena mı yoksa Leyla olarak mı konuşmak istersiniz?” diye sordu. Bu soru tabii çok tuhafıma gitti, kendini nasıl rahat hissediyorsa öyle davranmasını söyledim. Bunun üzerine  paltosuyla birlikte başörtüsünü de çıkardı. Uzun uzun konuştuk. Söyleşi sırasında tuhaf bir şey farkettim. Lena Leyla’yı hep ötekileştiriyordu. Ona göre yaşadığı sorunların düğüm noktası Leyla’nın kişiliğinde odaklaşıyordu. Yüzeysel olarak baktığınızda  öyle tabii, Lena kültürlü bir aileden geliyor, üniversite okumuş, evlenip türlü hayallerle Türkiye’ye geliyor.  Öte yandan  Leyla, yaşamı mahalle baskısıyla kısıtlanmış ve iyice kapatılmış bir varoş kadını. Ama sorunun derinine indiğinizde yaşadıklarının tek sorumlusunun Leyla olmadığını, Lena’nın da bu işte çok payı olduğunu görüyoruz. İşte bu ikilem beni çok ama çok etkiledi. Böylece onun yaşamını bir tiyatro oyunu olarak kaleme aldım.  Oyunun galasına kendisi de geldi, oyunu çok duygulanarak, dahası  ağlayarak izledi. Kırmızı bir türbanı vardı. Oyun sonrasında kırmızı türbanıyla kırmızı şarap içerken ki görüntüsü gözümün önünden gitmiyor... Bu oyun  tek bir kadının kimliğinde  modern yaşam ile geleneksel yaşam arasındaki çatışmayı gösteriyor. Geleneksel yaşamda kadının adı bile yok, modern yaşamda ise daha rahat  ve özgür gibi görünse bile yine eril baskıların içinde. Aksi takdirde Lena bu kadar kolay tuzağa düşmezdi.

 Ataerkil bir toplumda kadın kendini var etmekte zorlandığı oranda kolaylıkla bir kimlik arayışı içine giriyor, kendine yeni bir kimlik yaratıyor ya da Lena gibi ciddi bir kimlik bunalımı yaşıyor. Yerleşik sistemin dışına çıkarak ben kimim, neyim, yaşamımın anlamı ne diye soran her kadın ister istemez böyle bir ikilemin içine düşüyor. Lena da onlardan biri sadece. Ama sorun sadece kimlik değişimi değil, sorun farklı kimliklerin aynı anda yaşanması ve birbiriyle çatışması. Farklı kimliklerin aynı anda yaşanması duruma göre farklı rollerin oynanmasını koşulluyor. Bu da yalana yol açıyor. Özgürlük Yolları’nda da bu sorun gündeme geliyor. Gençlerin  pek çoğunun  bir sevgilisi var ama aileleri bunu bilmiyor ya da bilmezden geliyor. Bu  kadınların sürekli yaşadıkları, dahası kanıksadıkları bir gerçek. Ne var ki bu olgu Lena Leyla ve Ötekiler’ deki Lena’nın kişiliğinde  tam bir iç çatışmaya yol açıyor.

Bugünkü yazımda  son  yıllardaki çalışmalarımdan sadece iki örnek getirdim .  Günümüzde bu alanda  duyarlılık arttıkça ilgi ve yayınlar da çoğalıyor.  Bu da çok sevindirici bir gelişme.   Ancak bu tür yayınların pek çoğunun sansasyon öyküler anlatmaktan öteye geçememesi de dikkati çekiyor.  Bu tür öyküler de  ilk anda merakla oluşsa bile sabun köpüğü gibi sönüp gidiyor, yani  kalıcı bir iz bırakmıyor.  Bu nedenle hem  bu tür yayınların izlenmesi, incelenmesi ve eleştirilmesinin  hem de bu alanda verimli bir tartışma alanı yaratılmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Önceki Yazılar :

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :