YAZARLAR Zehra İpşiroğlu
12
14
16
18
10/03/2017 18:39
Bana vuramazsınız!

Saygı  geleneksel toplumlarda büyüklere boyun eğme itaat etmek, buna karşılık modern toplumlarda bireyin haklarına saygı göstermek anlamına geliyor.  Böyle  olduğu için de geleneksel toplumlarda saygı kavramı kolaylıkla bir baskı ve ezinç aracına dönüşebiliyor. Bunun altında en çok ezilenler de  toplumun alt katmanındakiler, yani ekonomik gücü olmayanlar ya da eril sistemin bize dayattığı kurallar çerçevesinde kadınlar ve çocuklar oluyor.

Güçlünün güçsüzü ezmesine dayanan otoriter sistem toplumumuzun her alanında ve her katmanında egemenliğini sürdürüyor.  Her ne kadar demokratik bir toplum olduğumuzu iddia ediyorsak da, yarı demokrasiye dayanan baskıcı bir yönetim biçimi, devlet baskısı, bürokrasi baskısı,  polis baskısı, asker baskısı, hacı hoca ve din baskısı, okul  baskısı,  aile baskısı kısaca  bireyin haklarını hiçe sayan bin bir çeşit baskıyla kuşatılmışız.  Bu artık bugün had safhaya ulaşmış durumda.

Çocukluk ve gençlik yıllarında en yoğun karşılaştığımız baskılar okul ve aile baskısı… Ataerkil aile yapılanmasında ailenin şefi  babadır, babanın dediği olur.  Ailenin ikinci şefi ağabeydir, yani ailenin ilk oğludur.  Sözgelimi  önemli olaylarda karar babanındır ve onun sözünden çıkılmaz. Çocuklara ve gençlere kendilerini ilgilendiren konularda hiçbir şey sorulmaz. Onlardan beklenen sadece itaattir. Karşı çıkan cezalandırılır. Anne oğul doğurduğu oranda bu hiyerarşik yapılanma içinde değer kazanır ve söz sahibi olur. Ailede en  alt katmanda olan aileye yeni gelmiş olan gelindir, ancak erkek çocuk doğurduğu oranda onun da saygınlığı yavaş yavaş artar, kayınvalide konumuna geldikten sonra da ezen konumundan ezilen konuma geçer.  Otoriter ve eril  aile  sisteminin  yüzyıllardır  bize dayattığı bu  kuralları içselleştirmiş olduğumuz için,  sistem hiç aksamadan etkisini sürdürebiliyor.

Toplumumuzda aile başta olmak üzere her alanda otoriter sistemin izlerini görüyoruz.  Örneğin otoriter okul baskısı benim çocukluğumun  ve gençliğimin geçtiği ellili ve altmışlı yıllarda da vardı, bugün de eskisi kadar katı olmasa bile gene de farklı biçimlerde sürüp gidiyor. Eğitim Reformu Girişiminin yaptığı  son araştırmalara göre  öğrencilerin neredeyse yüzde ellisi okul ve çevresinde fiziksel şiddete uğruyorlar.  Sözsel şiddet de en çok okulda etkisini gösteriyor.

Otoriter sistemin etkileri  okulun müdürünün okulu yönetmesinden  öğretmenlerin  baskıcı davranışlarına, her hafta başı söylenen  “Türküm, doğruyum” antından bayrak törenlerine,  ezbere dayanan öğretmen odaklı bir ders sisteminden tek tip okul üniformasına kadar sürüyor.  Tıpkı asker ya da polis gibi çocukları da tek tip bir üniformaya sokan bir anlayış toplumumuzda o kadar yerleşmiş ki,  okul önlüğünün ya da  üniformanın  sorgulanması bile tepki uyandırıyor.  Bundan bir süre önce Ankara’da eğitimcilerin katıldığı bir kongrede okul üniforması sorgulandığında,  büyük çoğunluğun üniformayı yüzde yüz savunması dikkatimi çekmişti.

Okul baskısı bağlamında küçük bir gençlik  anımı anlatmak istiyorum. Bir gün kardeşimin öğretmeni neredeyse ağlayarak babama telefon ederek  dokuz yaşında olan kardeşim Osman’ı  şikayet etti.  Öğretmenin söylediğine göre kardeşim ona büyük bir saygısızlık yapmış, onu bütün çocukların içinde inanılmayacak kadar küçük düşürmüştü.   Olay şuydu: Öğretmen Osman’ın bir davranışına kızınca ona elini kaldırmıştı. Ama kardeşim kesin bir tavırla öğretmene ona vurmaya hakkı olmadığını söylemişti. Osman’ın bu  beklenilmedik davranışı öğretmende şok etkisi bırakmıştı. Aslında Osman’ın her tür yaramazlığı ve küstahlığı yapmasını kabul edebilirdi, ama böyle bir şeyi asla….Yani Osman hiç yapılmayacak bir şeyi yapmış beş karış boyuna bakmadan bir  tabuyu kırmıştı…

Sonradan bu olay üzerinde düşündüğümde Osman’ın öğretmenine hak veriyorum.  Öğretmen  için çocukları azarlama, kulaklarını çekme, vurma çok doğaldı. Ayrıca  Osman’ın çocukluğunun geçtiği altmışlı yıllarda dayak yasağı da yoktu.  Osman öğretmenin kendisine vurmaya hakkı olmadığını söyleyerek öğretmenden kendisine saygı göstermesini talep etmişti.  Kardeşimin  bugünün gözüyle baktığımızda doğal olan karşı çıkışı  öğretmen için  belki de yalan söyleme ya da hırsızlık yapmadan bile beter bir davranıştı. Konuya  farklı bir değerler dizgesinden baktığı için Osman’ın davranışını  kendisine karşı inanılmaz bir saygısızlık olarak değerlendirmişti.

Kardeşim ve ben aydın bir aileden geldiğimizden kendi hakkına sahip çıkma, kendini ezdirmeme, gerekirse küçük büyük herkese karşı savunma, kendine güvenme gibi değerlerle yetiştirilmiştik. Ama bu değerler geleneksel değerlerin egemen olduğu bir sistemle sürekli çatışıyordu. Belki de bu nedenle her ikimizin de  okulla arası hiçbir zaman iyi olmadı.   Kardeşim  Alman Lisesi’ne giderken diğer çocuklar gibi  doğru düzgün derslerini çalışacağına okul gazetesi çıkarıp okulda reform yapma girişiminde bulunmuş, bu nedenle de iyice başı derde girmişti. Bense bir ders girersem, iki derse girmez ya da girsem bile hiç dinlemez, sürekli dalga geçerdim. Ama bu davranışım okulu hafife almamdan kaynaklanmıyordu. Tersine bu yaşıma geldim, korkulu rüyalarımda  hala tarih sınavlarına girerim.  Ama okuldan, özellikte de sürekli olarak  ezberlememiz gereken hiç işime yaramayacak olan bilgi yığmacısından çok sıkılıyordum.Kendime çeki düzen verip de liseyi bitirmeye karar verdiğimde on yedi yaşındaydım. Avusturya Lisesi’nde okuduğum son iki yılda notlarım iyi kötü düzeldi ama  bilinçaltımda  süren bir direnme sonucu o dönemde verilen milli güvenlik dersinin bitirme sınavının tarihini karıştırdığımdan, liseyi bitirirken milli güvenlikten bütünlemeye kaldım. Aslında kimse bu dersten kalmadığından bütün okulda alay konusu olduğumu anımsıyorum. İlginç bir anım da sanat tarihi dersleri ile ilgiliydi. O dönemde İstanbul’daki yabancı okullarda ders veren Alman ve Avusturyalı öğretmenler  Hitler döneminin mirasçıları olduklarından  otoriter olma konusunda bizimkileri kat kat aşıyorlardı. Avusturyalı öğretmenimiz de her ders bir elindeki sanat tarihi kitabından bize çeşit çeşit bölümleri bize dikte ediyor, ertesi ders de gözümüzün yaşına bakmadan  sınav yapıyordu.  Öğretmenimizin kullandığı kitabın Alman kitapevinde satıldığını öğrendiğimde çok sevinmiştim. Kitabı satın almayı önerdim. Böylece öğretmenimizin artık dikte edemeyeceği için ders yöntemini değiştireceğini ummuştum.  Belki birlikte resimleri inceler ve resimler üzerinde konuşur, hoş bir ders yapabilirdik. Ama ne gezer, bu kez de  öğretmenimiz  kitaplar elimizde olduğu için her ders sınav yapmaya başladı.  Böylece önerimle bir çuval incirin içine okumuş oldum. Bu yüzden de arkadaşlarımdan  çekmediğim kalmadı.

Toplumumuzdaki otoriter sistemin etkilerini bütün üniversite kariyerim boyunca  da  acı bir biçimde yaşadım.  Bu dönemde  on yıl arayla yaşadığım iki askeri darbe, ikinci darbenin ardında gelen YÖK  bu işin tuzu ve biberiydi.  İstanbul Üniversite’sinde geçirdiğim otuz yıla yakın öğrencilik, asistanlık, doçentlik ve profesörlük yıllarıma ilişkin dünyanın öyküsünü anlatabilirim.  İşin tuhafı benim gibi otoriter sisteme temelinden  karşı olanlar kariyerde yükselip de güç kazandıkça otoriter baskıyı daha az duymuyorlar, tersine  giderek artan  sorumluluk duygusuyla birlikte  otoriter sisteme başkaldırı duyguları d yoğunlaşıyor. Ancak  iki binli yıllarda Almanya’da üniversitede çalışmaya başladıktan sonra öğretim üyelerine değer veren ve haklarını koruyan  demokratik bir üniversite düzeninin ne olduğunun   tam olarak ayırtına vardım.  Gene de yeniden seçme olanağım olsaydı,  yaratıcı gizil gücümü  daha rahat kullanabileceğim serbest bir meslek seçer ve dünyada üniversiteye girmezdim.

Aradan geçen yıllar içinde toplumumuzda çok şey değişti. Bugün  bazı konuları tabulaştırma eğilimimizin sürmesine karşın,  gene de konuşan bir toplumda yaşadığımızı söyleyebiliriz. Her tür konu üstüne konuşulup tartışıldığı gibi eğitim ve öğretimde bir yenilenme arayışı içinde olan  aydınlık görüşlü öğretmenler de çoğaldı. Ne var ki  otoriter sistemlere özgü olan kökleşmiş bir hiyerarşi anlayışı  etkisini  sürdürüp gittiği için varolan sisteme başkaldırma cesaretini gösteren gençler hemen ukala ya da asi olarak ötekileştirildikleri gibi en ağır biçimde cezalandırılabiliyorlar.

Önemli bir nokta da  otoriter sistem ve otoriter sistemin dayattığı kurallarla demokratik sistemin kuralları arasındaki fark.  Çünkü bu da çoğu kez bizde birbirine karıştırılıyor ya da otoriteyi içselleştirmiş olanlarca otoriteyi haklı kılmak amacıyla  bilinçle sulandırılıyor.  Birlikte yaşamanın gereği  ister istemez belli kurallara bağlıyız. Bu kurallara  onları  büyük oranda içselleştirerek uymak zorundayız, yoksa   karmaşa çıkardı. Demokratik sistemde  kurallar bireyin haklarına saygı  duyulması anlamına geliyor. Örneğin  sokağa çer çöp atarsam, dinlediğim müziği başkalarını sağır edecek kadar yükseltirsem,  kapalı yerlerde bağıra çağıra konuşursam çevremdeki diğer insanları rahatsız etmiş, kısaca onların haklarını hiçe saymış olurum.  Bunu engellemek için de birlikte yaşamanın getirdiği kurallar yasalarla sınırlandırılmış. Oysa otoriter sistemde kurallar sadece  bir kesimin diğerini  potansiyel suçlu gibi görerek ezmesine dayanıyor.  Halk arasında çoğu kez “Biz adam olmayız, bize bir otorite gerek” ya da “biz sopadan anlarız”denir. Bence bunun kadar kendimizi aşağılayan yanlış bir düşünce biçimi olamaz.  Vur kırla, göz dağı vererek, korkutarak  hiçbir şey elde edemeyiz. O an işler yürür gibi görünse bile, mutlaka ama mutlaka  bir başka  bir yerden patlak verecektir. Birlikte yaşamanın getirdiği kuralları iyi kötü öğrenmemiz gerekiyor. Bunun otoriteyle ya da otoriter olmakla değil, demokratik bir toplumda yaşamakla ilgisi var. Kısaca,  öğrenmemiz gereken demokrasinin kuralları.  Ne yazık ki bundan daha oldukça uzağız.

Bireyin haklarına her şeyden çok değer veren demokratik sisteme inanıyorsak, hem demokrasinin kurallarına saygı göstermemiz, hem de  bir kesimin ötekini ezmesine dayanan otoriter düşünce biçimine karşı olmamız  gerekiyor.Bunu başaramazsak, otorite otoriteyi doğurarak giderek  büyüyecek ve  çoğalacaktır…Çünkü otoriteyi içselleştiren biri,  eline fırsat geçtiği anda  kendinden güçsüz konumda olanları ezmeye başlayacaktır.  Ataerkil aile yapılanmasının altında ezildiği halde bu yapılanmanın koruculuğunu üstlenen  kadınlar buna en güzel örneği vermiyorlar mı? Günümüzde çocuklar ve gençler arasında da  şiddet olgusunun giderek yaygınlaştığını görüyoruz.  Bu gelişimin de baş  nedenlerinden bir  gene otoriter toplum yapılanması. Şiddet gören çocuklar kolaylıkla şiddete yönelebiliyorlar.  Avusturyalı ünlü  sinema yönetmeni  Michael  Haneke daha Cannes’da ödül alan “Beyaz Bant” adlı nefis  filminde  geçen yüzyılın başlarında geçen din ve geleneklerin baskısının çok yoğun olduğu bir protestan köyünü gösterir.  Bu köyün baş kişileri yoğun baskılar altında ezildikleri için duyguları iyice körelmiş olan çocuklardır.  Haneke  insanın içine işleyen bu  sıra dışı  filmiyle şiddet dolu bir düzenin nasıl şiddeti ürettiğini gösteriyor.  Sinema alanında başka bir çarpıcı örneği de hem kitabı çıkan hem de  sinemada gösterime girdiğinde dönemde satış rekorlarını kıran “Ölü  Ozanlar Derneği” filmi veriyor. Bu filimde otoriter sistemin egemen olduğu baskıcı bir erkek okulunda aydınlık ve ilerici düşünceli  bir öğretmenin  köhne eğitim sistemini değiştirmek için verdiği amansız savaşım anlatılır.

Otoriteye karşı duruş  gözlemleme, düşünme,  sorgulama, eleştirme, girişkenlik  ve medeni cesaret  gibi yetilerin gelişmiş olmasına bağlı. En büyük engeller kendine güvenememe,  suya sabuna dokunmama, küçük çıkar hesapları yapma, uyuşukluk ve edilginlik, aldırmazlık  ve  korkaklık .

Otoriter düşünceye karşı duruş   farklı biçimlerde gelişiyor. Hakkını arayarak ;  ikili oynayıp idare ederek;  mizah yoluyla; üreticilik ve yapıcılıkla…Şimdi bu etkenlere tek tek bakalım:

Doğrudan hakkını aramak: Toplumdaki ezilen kesimin hakkını araması, medeni cesaretin ötesinde  politik anlamda da etkin olmak ve bireyin  haklarını koruyan yasaları bilmek ve izleyebilmek anlamına geliyor.  Örneğin  kız erkek herkesin okula gitme ve öğrenme hakkı var. Bu hak   çiğneniyorsa gencin kendi  hakkını aramak, şikayet etmek hakkı var.  Ancak bunu nasıl yapacak? Yasaların yeterince  işlemediği bir ortamda ona kim destek çıkacak?  Şu bir gerçek ki bizde  yasalar çoğu kez hiç uygulanmıyor ya da sadece kağıt üstünde kalıyor. İşte bu bağlamda  demokratik sivil örgütlenme önem kazanıyor.  Demokrasinin yerleşmesi için savaşım veren bir çok demokratik sivil kuruluş gençlere destek olmaya çalışıyor.  Aylin’in öyküsünü anımsayacaksın. O da güçlü bir savaşım verdikten ve çeşitli engelleri aştıktan sonra   burs bularak böyle bir kuruluştan yararlanmıştı.

İkili oynamak: İkili oynamak,  yani idare etmek  otoriteye karşı  toplumumuzda belki de en  geçerli olan ve en  çok kullanılan yöntem.  Çift yaşamı gündeme getirdiğim bölümde bundan yeterince söz etmiştim. Otoriter okul sistemi de ikili oynamaya çok fırsat tanıyor. Sözgelimi okullarda öğrenciler  ders çalışacaklarına  bin bir çeşit kopya çekme yöntemi icat ederler ve bunu büyük marifet sanırlar. Aslında öğrenciler  kopya yöntemleri icat etmek için harcadıkları çabanın yarısını çalışmak için harcasalar sınavlarda başarılı olacaklardır. Ama çalışmak, çalışmaya zaman ayırmak ineklemek olarak alaya alınır.  Bu da otoriteye  karşı bir tür kendini  savunma biçimi. Ama bireysel açıdan bir rahatlama sağlasa bile  bir çıkış olmadığı açık.

Bana çocukken yalan söylemenin kötü bir şey olduğu öğretilmişti. Gerçekten de annem de babam da  ne bizlere ne de başkalarına hiç yalan söylemezlerdi.  Ben de yalan  söyleyen bir insan olmadım. Ne var ki  insan istese de istemese de otoriter sistem insanı zaman zaman ikili oynamaya zorluyor.Örneğin  lisede coğrafya derslerinde öğretmenimiz bütün kentlerin nüfuslarını ezber bilmemizi ister, notları da ona göre verirdi. Bundan daha saçma bir şey olabilir mi?  Ben de masama çakımla kentlerin nüfuslarını kazmıştım. Bu nedenle de coğrafya dersinde notlarım çok yüksek olduğu gibi öğretmenin de iyice gözüne girmiştim. Bundan pek gurur duyduğum söylenemez, ama vicdan azabı da hiç çekmedim. Annemle babamın bizde verdiği eğitimin bu nokta da hiç de yürümediğini, yani  çok eliter kaldğını düşünmüştüm sadece.  Belki de o dönemde öğretmenin nüfus ezberleme takıntısına boyun eğseydim, kendimi aptal yerine konulmuş, yani aşağılanmış duyacaktım.  Ne var ki lise bitirme sınavlarında  kopyayı kazıdığım masam değişince az daha coğrafyadan kalıyordum. Ama şansım varmış ki,  öğretmen boş kağıt vermemi  sınav heyecanına verip beni gene de geçirdi.

Üniversite kariyerim  boyunca da  saçma sapan bazı bürokratik kuralları  hep idare etme yoluna gittim. Ama bunun altında da çok ezildim. Hiyerarşik bir yapılanma içinde işlerin iyi yürümesini sağlamaktan çok,  insanlara göz dağı vermeyi amaçlayan bürokratik kurallar yönetenler tarafından çoğu kez baskı aracı olarak kullanıldığı için  enerji yitimine yol  açmaktan  başka bir işe yaramıyordu. Oysa önemli olan tek tek insanlardaki  yapıcı ve yaratıcı gizilgücün etkinliğe geçirilerek işlerin hiç aksamadan yürütülmesiydi, yani yapıcılıktı, biçim değil, içerikti.

Mizah:  Yaşama gülerek bakma mektubumda da  anlattığım gibi özellikle otoriter toplumlarda taşlama, yergi türü bir mizah anlayışı  büyük değer kazanıyor. Bu açıdan da bizim çok ünlü karikatürcülerimiz ve mizah yazarlarımızın olması rastlantı değil..  Gerçekten de  sorunlara gülme, gülebilme  belki de ilaçların en güçlüsü.

Üreticilik ve yapıcılık:   Ben üreticiliği yazmada buluyorum. Bu konu üzerinde önceki mektuplarımda ayrıntılarıyla durmuştum.  Öte yandan sadece yazmanın değil, sanatın her alanının üretici bir güç olarak  insanı  hem  rahatlatıcı hem de dönüştürücü  bir etkisi var.  Yazarken etkin olan, üreten siz’siniz. Bu da her tür baskıya karşı düşünülebilecek   en iyi panzehir. Gençlerle çalışmak ve onlarla birlikte bir şeyler üretme de olağanüstü keyifli bir iş. Paylaşmadan hoşlanan  yapıcı bir insanın  aktarabileceği olumlu enerji  de  bence   otoriter davranışa ters düşen bir  duruşu sergiliyor.

Önceki Yazılar :

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :