YAZARLAR Semah Tuğsel
12
14
16
18
22/05/2018 07:50
"Hani çerceveler boş,hani körkütük sarhoş gençliğimizden "

 İki aydan fazla geçti, habersiz gidişinin üzerinden Ayça hanım. (biz birbirimize “hanım” derdik) Tam iki ay, yirmi dört gün. Her gece, dokuzla on arası gelen telefonlara hala Ayça hanımdır diye koşuyorum… Cep  telefonumda  numaran. Neşe ve Oktay’ın numaralarını yeni sildim, ne yapayım hiç aramıyorlardı, ama seninki duruyor resminle beraber.

Nerden, nasıl başlayayım anlatmaya seni bilemedim… bütün gün dönüp durdum evin içinde. Resimler geldi aklıma, bir türlü düzenlemeye zaman bulamadığım resimler. Üç çekmece dolusu resmi odanın ortasına döktüm. Kokuları renkleri birbirine karışmış, henüz çerçevelenmemiş… bir kumru seslendi açık penceremden… gittim sesine…yalnızdı… sustu… bana söyle bir yan bakış attı… uçtu gitti. Baktım ardından. Kendiliğinden, hani “ip gibi” derler ya öyle, iki damla yaş süzüldü yanaklarıma. Böyle ağlar oldum iki aydır, “ip gibi”.

Aradığım resimleri bulmak hiç de zor olmadı yüzlercesinin arasından. Karmakarışık olmaları çok güzel geldi o an. Albüm düzenli, hangi resimden sonra hangisi gelecek bilirsin zamanla, böylesi daha iyi.

Anıların sırası olur mu?

Şubat 1976 Cağaloğlu…Belediye konservatuvarı Tiyatro Bölümü..ahşap bir bina…ahşap sıralar. Birinci kat, Melih hoca (Melih Cevdet Anday) ve Sabahattin hocanın (Sabahattin Kudret Aksal) dersine girdiğimiz oda. Pencereleri  demirli…kara tahta…

Sabahattin hoca derste sigara içerdi…daha doğrusu sigarası hep ağzındaydı bize sayfalarca not tuttururken.Sigarasının külleri de doğal olarak ceketinin üstüne düşerdi.Arada bir şöyle eliyle silkelemesine rağmen lacivert ceketinin yakaları nerdeyse beyaza kesmişti.

Melih hoca; renkli gömlekleri, lacivert bleyzeri , lacivert örgü gravatı, mavi gözleri ve bakımlı bıyığıyla tam bir Cumhuriyet delikanlısı.

Ayça hanımla zaman zaman o günleri konuşurken şöyle derdik,  “keşke şu an onların öğrencisi olma şansımız olsaydı”.2o li yaşlar;biriktirdiklerimizle  anlamaya çalıştık ancak. Ama yine de çok şanslıydık.

 Ayça hanım Melih hocanın en sevdiği öğrencisiydi.

Okulumuzun ikinci katı…ahşap merdivenler…sonra geniş bir salon.

Salon girişinin tam karşısında küçük camları olan çift kanatlı bir kapı, sınavlarda hocaların yüzlerinden düşüncelerini anlamak için gizlice baktığımız. Kapının ardında, Yıldız hocanın sayısını çoktan unutup yüzlerini asla unutmadığı, yüzlerce öğrencisinin ilk sahnesi…her derste henüz bilmediğimiz prömier heyecanına yakın çarpıntılarla oturup sahne sıramızı beklediğimiz tahta iskemleler.

Yirmili yaşlar…ne dizilerde oynamak ne dublaj ne televizyon, sadece kitaplar,sinema ve tiyatro…“eskidendi”.

Melih Cevdet, Sabahattin Kudret,İncila Yar, Seyid Mısırlı, mekanları ışıkla dolsun.

Yıldız Kenter, Çetin İpekkaya… ne kadar şanslıydık.

Hoca, ne zaman oynadığımız bir oyuna gelse elimiz ayağımıza dolanır hala…

Pembe bir sardunyayla seni uğurladığında yağmurlu bir haziran akşamında ne kadar heyecanlandığını. ben biliyorum…

Şimdi, o küçük pencereli ilk sahnemizin kapısından giriyorum…

Sahnedesin ,Hamlet oynuyorsun. “Var olmak mı? yok olmak mı?…işte bütün mesele bu.Düşüncemizin katlanması mı güzel,zalim kaderin oklarına ,yumruklarına yoksa direnip bela denizlerine karşı dur,yeter demesi mi.Ölmek…uyumak”.

Sonra Horatio; “Ya denize doğru çekerse sizi efendimiz”…

Sonra" Hırçın kız"…“Martı"’nın Arkadinası..

Bir yaz dönümü gecesi rüyası” nın Hermia sı mıydın? yoksa Helena sı mı ?karıştırdım…

Neticede Neşe biri, sen diğeri idin. Bir sorun çıkmaz…

Yemek arası…okulun karşısındaki muhallebici.Tavuklu çorba ,pilav. Sen, ya çorba ya sade kahve içerdin.

Ocak, havada kar kokusu, sahne soğuk, muhallebici soğuk  ama biz üşümezdik.

O zamanlar soğuk da bir başkaydı Beyazıt'da Cağaloğlu'nda üşümezdik.

“eskidendi”.

 Öğrenci harçlıklarımızla gittiğimiz Ortaköy meyhaneleri…Her şeyin en doğrusunu biz bilirdik Tiyatroya dair. Herkes arkadaştı, hayat sanki bitmeyecek bir oyun.

Ne kadar kolaydı oynamak bir lorca, Çehov, Shakespeare bizim için. Otuz sene sonra Bernarda’ yı çalışırken ki sancılarını hatırladığımda… 

Cahildik ama bir o kadar da cesur. Yirmili yaşlardaydık…henüz kimse bizi aldatmamış, biz de kimseyi aldatmamıştık.

”eskidendi”.

 Ayça hanımın vazgeçemediği üç “K” sı vardı, bir de “üç rengi”.

 Üç”K”; Kedi, Kitap, Kahve (Türk Kahvesi). Sadece evde beslediği dört kediye değil bütün mahalle kedilerine, eline geçen paranın nerdeyse yarısıyla muhteşem açık büfeler kurmakta ustaydı.Ben bir kedi almaya karar verdiğimde asla bakabileceğimden emin olamamıştı.  Sonra her şeyin iyi gittiğini gördü çok mutlu oldu.Ama ben kedimin mahalle arkadaşlarına açık büfe kurmadığım için “sen kedi sevmiyorsun,sadece kendi kedini seviyorsun” dediğinde yakınımızdaki arkadaşlarımızın artık alıştığı, komik kavgalarımızdan biri de başlamış oldu.

Ayça hanım!…bizim 70-75 yaşındaki kavgalarımızla eğlenmek isteyen o kadar çok arkadaşımız vardı ki…biliyor musun?

Hiç kavga etmeyi  özlediğiniz bir arkadaşınız oldu mu ?

Ayça hanımın üç rengi:

Sarı, Yeşil, Nar çiçeği.

 Sarı, saçları.Yeşil,gözleri.Narçiçeği de, ruju…

Onda bu renkler çok güzeldi,o da bu renkler de güzel.

 “Ayça ne tuhaf, bir gün selam verir bir gün vermez”derlerdi gözlüklerin olmadan kimseyi tanımadığını bilmeyenler.

Resimlere baktım gözlük yok .

“eskidendi”.

 “Hani çerçeveler boş, hani körkütük sarhoş gençliğimizden”

Onun gidişinden sonra dilime takıldı.Tiyatrodaki törenden sonra, daha sonraki gün,hep kendimi söyler buldum.Hani sabah bir şarkıyla uyanırsın ya,öyle..

Sonradan öğrendim en sevdiği şarkı olduğunu.

Bu nasıl bir şey hala anlamış değilim, olsun, her şeyi de anlamak gerekmiyor.

Ayça Telırmak ,okulda çok parlak bir öğrenciydi sonra da çok iyi bir oyuncu…bilen biliyordu…bilmeyene de bunu anlatma zahmetine hiç girmedi….o hep kendine ne iyi geliyorsa onu yaptı…istemediği hiçbir şeyi yapmadı…acı çekti ama kendi doğrularını yaşamaktan vazgeçmedi…bedelini de ödemeyi göze aldı.

 Kavga etmekten zaman bulamadığımızdan mıdır nedir onu sevdiğimi hiç söylemediğimi fark ettim.O da söylemedi. Yüzlerce kez söyledim o günden sonra.

Ve tüm can arkadaşlarıma telefon açıp söyledim,onları sevdiğimi.

Geç olmadan.

Ayça hanım, bana en çok sevdiği şarkıyı hatırlattı ise, bunu da duymuştur eminim.

 Çerçeveler doluyor işte yavaş yavaş.

Oyunlar devam ediyor.

Ekimde son oyunumu görmeye gelirsin kucağında ışık çiçekleriyle.

Seni her Ekimde bekleyeceğim…belki bir gün,beraber gideriz oyun seyretmeye kucağımızda ışık çiçeklerimizle.

 “ Tek avuntum bu gidişin anana hoş gelir” *

Seni Seviyorum

.

Önceki Yazılar :

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :