YAZARLAR Füsun SU
12
14
16
18
02/11/2018 08:35
Frida

Uzun zamandır, ruh halime göre beni besleyen, bana ilham veren değişik mekanlarda, ortamlarda oturuyorum ‘yaza yaza bitiremediğim’ romanımın başına. Bu kez, hiç de planımda olmadığı halde, kendimi Pendik Marina’da, Marin Türk’te bir kafede buldum.

Şık sunumları ve lezzetli yemekleri ile sıcak ve renkli bir mekan olan, kendi fiziksel özelliklerinin ötesinde, yakaladığı konseptle beni, kendi romanımdan alıp götürdü, bambaşka zamanlara: “Cantina del Frida”

Her kadının, kendisinden bir yansıma bulabildiği, paradoksal olarak da tüm kadınlara aykırı, farklı birisi; otobiyografi niteliğindeki tuvallerinden acıları fışkıran Frida Kahlo. Kendi kendisinin ilham perisi… 20. Yüzyılın popüler ikonu haline gelen ve şimdi de ‘Cantina del Frida’ nın konseptine damgasını vuran ressam, özel kadın.

Resimlerinde ve yaşamında bende uyandırdığı hayranlık, sevgi ve acıma duygusu yüreğimi sarstı.  47 yıllık hayatında defalarca küllerinden doğmuş, yaşarken hakettiği ünü, bilinirliği de elde etmiş ve bunun gururunu taşıyabilmiş nadir ressamlardan.

İsminin popüler kültüre taşınarak ‘meta’ haline getirilmiş olması Frida’yı daha da bilinir kılıyor. Ancak, günümüzün sıradan insanı, ‘derin bir varoluşu’ yalnızca ‘görüntüsel gösterge’ haline getirerek ve onun dışsal özelliklerinden faydalanarak kimliklenme çabası ile, ‘kendisi’ni  yok saydığının farkında mı acaba?

“Cantina del Frida”da kahvemi yudumlarken, kafamda bir sürü soru ile, acılarını tuvallere, neşesini hayata bırakan Frida’nın hayat hikayesini araştırmak için internete daldım biraz.

6 yaşında geçirdiği çocuk felci sonrası bacağı zayıflayıp güçsüzleşen Frida’nın, tıp eğitimi gördüğü dönemlerde, 18 yaşında bir otobüs kazasında beline saplanan demir bir çubuk sonrası bel omurlarından, kaburgalarına, omuzundan cinsel organına kadar, bu kez tamamıyla paramparça olması, onlarca ameliyatı ve yıllar süren tedavisine karşın dinmeyen ağrılarıydı,  belki de tuvaline acıyı bu kadar gerçekçi yansıtmasının sebebi.

Doktorların yatalak olması ve bir daha yürüyememesi ihtimali ile koydukları teşhisi de yıkıp geçmişti; kazadan 2 yıl sonra tüm acıları omuzlayarak yürüyebiliyordu. Hayatı yeniden yakalayışı soğuk, mesafeli, sevgisini gösteremeyen bir kadın olarak tanımladığı annesinin, hasta yatağının tepesine koydurttuğu bir ayna ile başladı belki de. En iyi bildiği şeyi yani en çok da kendisini resmetmeye koyuldu Meksikalı Frida.

Resimlerine ve ruhuna yansıyan Kızılderili imajı ise, fanatik şekilde dindar olan annesinin rahatsızlığından ötürü, Frida’yı Kızılderili bir sütannenin emzirmesinden ötürü olabilir mi acaba?

Zaman zaman erkeksi tavırlarının ve bazı resimlerde kendisini bıyıklı çizmesinin arkasında, babasının ‘hep bir erkek çocuk istemiş’ olması yatıyor muydu bilemem. Ama hayatta böylesine özgüvenli ve dimdik duruşunun gücünü sabırlı, ilgili ve şefkatli bir fotoğraf sanatçısı olan babasından aldığı açıkça ortaya çıkıyor hayat hikayesinden.

Bedeninin kendisine koyduğu sınırların ve kimliğin ötesine geçtiği, resimlerinde olduğu kadar hayat hikayesinden de anlaşılabiliyor. Hem ‘her bir şey’, hem de ‘hiçbir şey’ olarak kendisini ifade edebilme cesaretini taşıyan, rengarenk, şık kabarık kıyafetler ve takılar kullandığı kadar, erkeksi de giyinen, ressam Diego ile 2 kez evlenip 24 yıl birlikte olmasına karşın kadınlarla da ilişkiye girebilen Frida’nın zihinlere kazınan şu sözü onu biraz daha tanımlıyor: “Hem bir fahişe, hem de bir ressam olarak doğdum.” Çünkü gerçekte ‘fahişe’ olmamasına karşın, bilinen tüm toplum kurallarını yok saydığı bir gerçek, aynı zamanda ‘devrimci’ olan Frida’nın.

Üç kez hamile kalıp hiçbir zaman çocuk sahibi olamayan ve omuzunda gezdirdiği örümcek maymunu ve annelik hayallerini, karnındaki bebeklerin kayıplarını da resmeden sevgi dolu ‘annelik potansiyelinde’ bir kadın Frida.

Yaşadığı büyük kaza sonrası, bedensel gücünü: “Hasta değilim, sadece paramparçayım ve resim yapabildiğim sürece mutluyum.” diyerek, ‘paramparça’ bedeninden arda kalan parmaklarını resim yapmak için kullanan ressam Frida.

Resimlerinde açığa çıkan acıları tanımlarken : “Acıları boğmaya çalıştım ama pislikler yüzmeyi öğrendiler.” diyerek, negatif duyguları nasıl da pozitif bir oluşuma dönüştürebildiğini esprili bir dille anlatan komik kadın Frida.

Başına gelen en iyi şeyin, ‘acılara alışmak’ olduğunu ifade edebilen yürekli insan Frida.

Yaptığı resimler ‘gerçeküstü - sürrealist’ olarak tanımlanırken:  “Ben rüyaları değil, kendi gerçeğimi resmediyorum.” diye resimlerini tanımlayan sanatçı Frida.

Kendisini sayısız kere aldatan Diego’ya ise kocalığından çok aşkı, arkadaşlığı, dostluğu ve yoldaşlığı için teşekkür edebilen, bunu da resmederken : “İki büyük kaza geçirdim Diego, birisi tramway, diğeri sensin.” diyebilen hassas, naif, kırılgan bir kadın Frida.

Geçirdiği kazanın bedeni üzerinde yıllarca hükmünü koruması sonucu kangren dolayısı ile kesilen bacağının ardından, “Ayaklarım yoksa kanatlarım var benim.” diyebilecek ve bunu resmedebilecek kadar yürekli bir kadın Frida.

Frida, resimlerinde’ büyülü gerçeği’ ifade ederken, her birimiz sürdürdüğümüz hayatın eseri haline geliyoruz.

‘Sürdürdüğümüz hayatın eserleri’ olmak yerine, bedensel ve mental gücümüzü dengede tutarak, ruhsal gücümüzün de desteği ile ‘hayatımızı eser’ haline getirmemiz, o eseri dilediğimiz renklerle boyamamız mümkün, Frida’nın yaptığı gibi.

Frida, karşısına çıkan tüm engellere, yaşadığı tüm acılara karşın şikayet etmeksizin, güçlü bir birey olarak, cesaretle,  duygularını tuvale aktararak, saçlarındaki renkli çiçekler gibi rengarenk iç dünyasını, yaşama olan bağlılığını, yaşadıklarını ‘renkli bir eser’ olarak kendisinden sonrakilere bıraktı.

Kendimize sorma zamanı: “Hayatını hangi renklerle boyuyorsun?”

“Cantina Del Frida” nın huzur veren nostaljik, renkli atmosferi ve sıcak ev sahipliği bana bu satırları sizin için derletirken, bir de sürpriz planladık. Yazımızı okuyan takipçilerimizden bize ulaşan ilk 2 kişiye, Beliz Güçbilmez imzasıyla, Emre Tandoğan yönetmenliğinde, Elif Arman’ın tek kişilik oyunu Frida için, davetiyemiz var.

Frida oyunu için tarihler:  Kasım ayında: 2-3-7-9-10-17-21-23-23 Kasım/ Kadıköy Küçük Salon   13 Kasım/ Barış Manço Kültür Merkezi

“füsunSu kimdir?” diye merak edenler için:

Antalya’da Füsun Balta olarak doğdum. ODTÜ’de Mimarlık, İÜ’de Müzikal okudum. Füsun Coşkun olarak kariyer yaptım, müzik yaptım. Yine Füsun Coşkun olarak, Eurovision, Discovery vb yarışmalar sonrası “Sarhoş” albümümü ve TRT FM’de canlı, naklen konserler yayınladım. “Dünyanın en muhteşem deneyimi” diye nitelendirdiğim kızımla birlikte BÜYÜ’meyi seçtim. Bir gün kanserimle tanıştım, duvara tosladım, ALTÜST oldum, paramparça oldum. İyi ki de öyle olmuş. Yaşamımda yanlış yere oturmuş olan tüm parçalar doğru yerlerini buldu, bulmaca çözüldü. Hayatın altı ve üstü birdi, hatta daha iyiydi. Kanser dönemi faydasını gördüğüm nefesle ve zihin dönüşüm sistemleri ile YOL  alıyorum. 2015 yılında “DNA”  isimli, kendi dönüşüm hikayemi anlattığım albümümle müziğe geri döndüm. Tüm isimleri geride bıraktım, en DERİN NİYET’im AŞK’la, “SU ” olup akmayı, su gibi her şeyden aşağıda ve kayaya şekil verecek kadar güçlü olmayı seçtim, füsunSu oldum…

2016’da “UMA”, 2017’de “BÜYÜ” ve 2018’de OYUN isimli üçleme albümlerimi yayınladım.

Müzisyen, nefes terapisti, bir de www.guncelkadin.com.tr ‘nin verdiği  “yazarlık” sıfatı ile size ulaşıyorum. Kalbinize AŞK’la dokunabilirsem ne ala…

http://bit.ly/2oWZtkM  ( “fusunsu official youtube ) ‘dan kendi YOL’culuğumu anlattığım tüm müzik videolarımı izleyebilir,

www.fusunsu.com ‘dan ve https://www.facebook.com/fusunsubyfusun/  isimli sayfamdan bana ulaşabilir ve takip edebilirsiniz.

Paylaşım ve dönüşümlerinizi merakla ve sevgiyle bekliyorum.

Önceki Yazılar :

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :