YAZARLAR Elçin Kiremit
12
14
16
18
18/11/2018 18:13
Aydaaa!Saat kaç?

Kimbilir nerdeyim?

Öylesine kirlenmiş ki bedenim; gözlerimi bile açamıyorum toz yığınlarından. 

Buraya nasıl geldiğim konusunda en ufak bir fikrim bile yok.

Yalnız, tuhaf bir yabancılık hissi.

Hani ilk kez kaldığınız bir odayı, yatağı, yastığı bile yadırgarsınız ya...

Ait değilim işte buraya, belki de hiçbir yere ait olamadım; göçebeydim onca zaman.

Bilmiyorum.

Kendimle ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum ve şu an gecesini bilmediğim bir sabaha uyanmış gibiyim. 

Her yer karanlık. Hiç değilse bir cam açılsa, bir rüzgar girse içeri.

Alsa götürse şu toz yığınlarını üstümden.

Beklemekten, birilerinin gelip beni görmesini, sesimin en duyulmaz olduğu anda beni duymasını beklemekten başka hiçbir çarem yok. Üstelik sesim de gitgide duyulmaz olurken.  

Beklemek, benim durumumda olan, zamanın içinde kendi zamanına karşı yarışan biri için belki de ölüme adım adım, sessizce ilerlemek.

(Kapı sesi) 

Çalan her kimse, gitmeye hiç niyeti yok gibi ısrarla çalıyor kapıyı.

Heyyy! Duy sesimi.

Ne yap ne et; aç şu kapıyı. İçerde benden başka kimse yok. Bense bırak hareket etmeyi sesimi bile duyamıyorum.

Zil sesi kesildi.

Tam gitti diye düşünürken...

Anahtar sesi. Allah'ım belki de bu son şansım.

Yaşamak için, yeniden sesimi duyurabilmek için...

Ayak seslerini gittikçe daha da yakınımda hissediyorum.

Evet, tam olarak gözlerimi açamasam da bana doğru ilerleyen genç kadını  bulanık camdan görebiliyorum.  

Sanırım bir komodinin üstündeyim. 

Genç kadın, telaşlı bir şekilde çekmeceleri karıştırıyor.

Bir şeyler arıyor ve her defasında öylesine sert kapatıyor ki çekmeceleri sarsılıyorum.

Arada kendi kendine bir şeyler mırıldanıyor.

Yüzüme bile bakmıyor.

Sesimi bir duyurabilsem, bir kez baksa yüzüme.

Anlasa az sonra tükeneceğimi, zamanı düşünse, bir randevusu olsa, bir baksa saate. 

Tekrar sarsılıyorum, bu kez daha da sert kapatıyor çekmeceleri.

Sanki tüm organlarım dışarı fırlayacak. 

Ah yavaş olsana be kadın !

Devriliyorum; ölüyorum; önümdeki tozlu cam kırılıyor önce.

Her yanıma saplanıyor parçaları.

Karnım bağırsağım dışarı fırlıyor.

ve son bir ses benden kalan, kimsenin duymadığı: Tik tak, tik....

Elçin! Elçin!

Hadi uyan artık! Hadi kapının sesini duymadın, baş ucundaki saatin alarmını da mı duymadın?

Unuttun mu bugün sınavın olduğunu? 

Ayda, sınav der demez yataktan nasıl fırladım.

Allah'ım yoksa kaçırdım mı sınavı? 

Aydaaa! Saat kaç? 

Elçin, özür dilerim ama bu sabah senin komodinde ders notlarımı ararken düşürdüm saati ve sanırım artık öğrenci evimizde tek düzgün çalışan saati de az önce yitirdik.

Ayda inanmayacaksın ama az önce rüyamda ben bir saattim; tükenmek üzere olan bir saat. 

O kapı sesi, sonra anahtar sesi, sonrasında  ayak sesleri, çekmeceleri dağıtan, sonra beni yere düşüren demek sendin o? 

Elçin seni anlıyorum.

Yoğun geçen bir sınav haftasının sende ne kadar stres yarattığını da biliyorum ama gördüğün gibi sen bir saat değilsin.

Bak, üzgünüm ama saat yerde; sense karşımdasın. 

Ayda hissettim diyorum sana onun çırpındığını, ölmemek için direnişini, hatta senin onu yere düşürdüğünde canının nasıl acıdığını bile hissettim. 

Offfff Elçin! Ne oldu sana?

Tabi her sınav sonrası onca saat bilardo oynarsan, şu an:

Ayda! Beynimin içinde ıstakalar bir o yana bir bu yana çarpıyor, toplar beynimin her köşesine dağılıyor" demediğine şükretmeliyim.

Aaa, ama sen bir saattin öyle değil mi?

Şimdi karşımda duran o saate hatırlatmak isterim ki, o saatin tam bir saat sonra sınavı var!

O saat, yıllar önce durdu.

Sınav bitti.

Ama şu  anılar yok mu?

Her defasında saklambaç oynuyoruz onlarla.

Şimdi de kırılan bir saatin cam kırıklarını toplarken buluyorum kendimi  yirmi yıl öncesinde.

Ayda'nın kahkahaları hâlâ kulağımda. 

O rüyanın sonrasında bindiğimiz serviste ne tuhaftır herkes bana saat kaç diye sormuştu da: 

"Ayda eminsin değil mi benim bir saat olmadığımdan?" diye her soruşumda  kahkahaları bütün servisi inletmişti.

Ne çabuk geçiyor zaman.

Saatler, kimisi için duruyor, kimisi için ilerliyor ve bizler, bir gün elbet duracak, tik tak tik tak ilerleyen milyarlarca saatten sadece biriyiz.

DURACAĞIZ!  Belki kimse görmeden, kimse yokluğumuzu bile hissetmeden!

Belki bir şehrin orta yerinde tarihe tanıklık etmiş heybetli bir saat, belki de bir duvar saati ya da tezgâhın üstündeki küçücük bir saat. Sessiz sedasız olacak vedalarımız. 

Önünde sonunda duracağız ve yokluğumuzu bile kimse hissetmeyecek. 

Hadi o kadar karamsar olmayalım.
En yakınlarımız, her gün sesimize uyananlar, fark edecek yokluğumuzu.  

Önceleri uyanamayacaklar biz olmadan.

Eksikliğimizi hissedecekler birkaç gün, birkaç hafta; belki de yıl ama sonra yerimize bir yenisini koyacaklar. 

Kaçınılmaz bir gerçek bu!

Çünkü yaşayan her insanın, hep bir telâşı, her sabah uyanmak için bir sebebi olacak. 

Yaşamın olduğu her yerde, her insan, soracak bir diğerine "saat kaç?" diye.

Sense sesini duyurabildiğin kadarsın işte!

Hatırlayabildiğin, hatırlandığın kadar...

Ve belki de şimdi benim gibi önünde duran bir saatin cam parçalarını ya da kendi can kırıklarını; ellerini, yüreğini kanatmadan toplayabildiğin kadarsın!....

Önceki Yazılar :

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :