YAZARLAR Demet Ulutaş
12
14
16
18
26/07/2017 18:20
Sonsuzluk’tan Alıntı...

Biz asil bir halktık. Biz sürülenlerden ya da düşmüşlerden değildik. Adabımıza uyan obalarımız, doğanın şarkısını duyan şamanlarımız, sözünün eri yüreklerimiz, adab-ı muaşereti bilen büyüklerimiz vardı.

Sana bir şey söyleyeyim mi misafir, bu dünyayı çok dolaşmadım. Şu gördüğün toprakların uzantılarına çok ender çıktım. Ama buna rağmen senin gibi dünyayı dolaşmış bir gezginin bilemediği birçok şey biliyorum.

Bir zamanlar bir otağımız vardı. Dededen kalma kılıç ve kalkanlarımız, kurbanlık atlarımız ve yoldaşlarımız. Elde edilen ganimetlerde payımız ama paramız yoktu. Zengindik ama bilmiyorduk.

Çok şey biliyorduk, üzerinde düşünmemize hiç gerek olmayan. Biliyorduk ki su olan yerde hayat var, ateş demiri dövdüğünde umut var. Biliyorduk ki doğaya saygı duyduğunda karşılığında saygı alırsın. Bir yabancı girdiğinde otağına buyur eder, yedirir, içirir. Sonrasında nereden gelip, nereye gittiğini sorarsın. Tanrının gönderdiği misafir baş tacıdır. Çünkü biliriz ki bizim çocuklarımız da bize misafirdir. 3 çocuğum var. Biri kız, ikisi oğlan. Çocuklarımı birbirlerinden ayırmadım. Ulu tanrı onları bana gözeteyim diye emanet gönderdi. Böyle öğrendim atamdan. Oğullarım gibi kızımı da güçlü, yürekli kıldım ki kocalarının yanında başları dik yürüsünler. Tümü benim adımı, soyumu büyük kılsın.

Ben misafir, tam 9 yaşımdayken ailemi kaybettim. Kendi ailenin katledilişini gözlerinle görmenin hayatındaki derin izlerini asla tahmin edemezsin. Öfkenin biriktirdiği içinde, taa şu derinliklerde dönen yumak yığının seni sarıp yok edişini asla bilemezsin. Bir anda elindeki tüm ipleri yitiren bir cambaz gökyüzünde nasıl yürüyebilir. İpler ayaklarımdan kesilip atıldığında ben de bir cambaz gibi yeryüzüne düştüm. Eğitimim bana ayaklarım üzerine düşmeyi öğretti ancak bunun açtığı yarayı ya da teorik dışında henüz bilmediğim yeryüzünün bana getirdiği yükümlülükleri öğretmemişti. Ama ben tüm bu azapları hanemle silip attım.

Ama ben unuttum bunca kederin getirdiklerini…

Bir rüyanın peşinden koşalı çok zaman oldu. Daha önce hiç bu kadar ölüm görmemiştim. Ölümü bu kadar önemsememiştim. Atalarım bana yaşam kadar ölümün de kıymetli olduğunu öğretti. Geceye de gündüze de aynı değeri verdik. Biri olmadan diğeri olmaz.

Öğrendim ki misafir, bir insan her şeydir. İyidir ve kötüdür. Güzeldir ve çirkindir. Ay-dır ve Güneş-tir. Karanlıktır ve aydınlıktır. Hepsinin bütünüdür yaşam. Bir yanım şeytandı kan akıtan, bir yanım güzellikti umuda bakıp geleceği çocuklarında arayan. Umut her şeyin başı yalnızca umut. O umut işte beni buraya kadar getirdi. Bir vaat…

Bize uçsuz bucaksız hiç kurumayan topraklar, hiç durmadan akan sular, hiç sönmeyen ateşleri vadettiler. Önce istemedim gitmeyi.  Olduğum yerden memnundum. Ganimetlerimden kurduğum bir çadırım, gözleri gözlerime baktığında yüreğimi yakan bir hanımım, geleceğimi koruyan çocuklarım vardı. Ama diğerleri farklı düşündüler. Gösterilen süslü hayallere kapılıp, savaşa gittiler. Ben de onlarla gittim. Yalnızca meraktan ve gururdan. Hiç durmadan akan o suları ve hep yeşil kalan o toprakları görmek istedim. Savaştım misafir, herkesin savaştığı kadar. Çok yaşam sildim. Akıttığım kanlar şu durmayan sular kadar vardır. Kendi çocuklarım kadar olan gencecik delikanları biçtim. Ve öğrendim ki misafir, her öldürdüğünle sen de ölüyorsun.

O bitmeyen suları gördüm. Daha önce hiç görmemiştim o kadar suyu bir arada. Bazılarımız korkudan ellerini bile sürmedi. Oysa ben sürdüm, o kadar yaşamı silince böylesi korkular dert vermiyor başa… Avuçladım, yüzüme sürdüm, kokladım. Sonra bize zaferlerimiz karşılığında hep yeşil topraklardan yer verdiler. İstediğiniz kadar kalın, istediğinizi yapın dediler. Toprağımın ortasında durdum. Geldiğim yerden farklıydı misafir. Ağaç yoktu, kuş yoktu, hayvan yoktu, ses yoktu. Güneş bile başka bir güneşti sanki… Daraldım, kırıldım. Bunca ölümü bunun için mi yaptım. Kendime küstüm. Bir vaat için döktüğüm kanlar için ağıt yaktım. Büyüdüm misafir, silip attığım o kıymetleri, atalarımın bana öğrettiklerini unuttuğum için ağladım.

Ama hiçbir şey yerinde durmuyor. Her şey hareket ediyor. Şu anda şurada otururken bile şu toprak hareket ediyor. Kuşlar uçuyor, ağaçlar meyve veriyor, hayvanlar avlanıyor, çocuklar büyüyor. Yaşam hep ileriye gidiyor. Biz de ilerledik. Ve genişledik ve büyüdük. Yeni yerler ve yeni uygarlıklar peşinde umuda ve övgüye yürüdük. Bir zamanlar tek sözün yemin olduğu o zamandan bu ana bir şeyleri unuttuk, kaybettik.

Eskiden hatırlanmak için sözler vardı. Büyüklerin öğütlerinde öğreti, dillerinde sevgi vardı. Umutlar ve hayaller obaya dönüktü. Aynı kandık ve ama aynı zamanda ayrıydık. Tek yürek ve ayrı bedenler.

Bir zamanlar benim topraklarımda bir kelime dolaşırdı. ‘Hoşgörü’

Ne büyük, ne ağır, ne güçlü bir kelime…

Açlığımızı gidermek dışında avlanmak yoktu, bize fazlasını almanın dengeyi bozduğu öğretildi. Doğadan yettiği kadar aldığında verdiklerinin hiç bitmeyeceği öğretildi. Ben de çocuklarıma bunları öğrettim. Aza kanaat edin, fazlasından uzak durun. Fazlalık azaptır, eziyettir, yıkımdır. O savaşta gördüklerim fazlalık, aç gözlülüktü. Ne onur, ne gururdu. Yalnızca daha fazlasını isteyenlerin açlığıydı. Acemiydim, cahildim o güzel sözlere kandım. Şimdi büyüdüm, öğrendim, anladım. Ne verirsem onu aldığımı idrak ettim. Ben ölüm verdim, ölümü aldım. Oğullarımdan birini hastalık illetine kaybettim. Hanımımı otağımı basan bir eşkıya öldürdü. Diğer oğlum benimle birlikte yiğitlik sevdasına koşmuştu, şimdi yürüyecek ayakları yok. Bir kızım kaldı.

Dün kahkahaların olduğu bu yerlerde şimdi ağıtlar dolanıyor. Ölülerimizden af diliyoruz her gün, her saat. Hatalarımızın dönüşü olmadığını bilmek daha azap veriyor. Şimdi sen şurada oturmuş, elindeki o mızrakla kalbimi sökeceksin. Ve ben bunu yaparken hiç kımıldamayacağım. Çünkü ölümün de insan suretinde kol gezdiğini öğrendim. Sana karşı durmayacağım, aslen hoş geldin derim. Hoş geldin. Buyur.

Gökyüzü ve yeryüzü

Benim hüznümde bir bütün

Bedenim onlarla örüldü,

Seni kaybettiğim bugün

Yaşayan bir ölüyüm…

Hüznümün çağrılarına hitap

Karanlık, puslu dolunay zamanında

Bir kurdun hırıltısı kulağımda

Yavuzlu fısıltıların sisli gecede çığlıkları

Şarkısız dayatılmış bir tutam kabartı…

Toprak sakin, sessiz, ağıtlı

Canlı kalmamış susuz, ağlamaklı

Toprak heyecanlı, akışkan

Varlığım cezp etti belli ölüm kokar

Adımları hızlı, ahenkli

Neşeli, gümüşsü ayın şavkı denizden toprağa girdi

Aldığım koku tutarsız, acımasız, vahşi

Bedenimdeki son damlayı emmek ister gibi

Ve ben yürüyorum ortasından denizin kıyısına

Ağıtlar içimde bin bir türlü bağırmakta!

Dalgaların savurduğu çakıl taşlarına

Acımın adabıymışçasına kan tadında

Bir ızdırapla basıyorum yavaşça

Islak kum kokusu hasreti çağrıştırdı

Ve yanık odunların suda yüzüşleri

Senin gittiğini fısıldadı

Mızrak atışı tam kalbime isabet

Elveda şarkıların hüzünlü çağrısı

Adını anmak bana haramcasına

Haykırışlarım iç sesimin notasında

 Gözlerim kapalı bir ölü gibi

Adımlar daha derinlere atılmış

Suyun hafifliği açlık çekercesine benimle

Tüm vücudum tuzlu su tadında

Bedenimde akan bir kan fışkırır ansızın

Suların üzerinde parıldayarak süzülmekte

Köpek balıklarına davettir sessizliğim

Senin gidişine bir adaklı kurban verircesine!

…………………………

Önceki Yazılar :

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :